Haftanın son günü misafir edildim. Bir öğle yemeğine. Bir saray'da.
Halka kapalı bir salonda, çok özel bir masanın etrafına dizilmiş 16 kişiden biriydim. Takım elbisem üzerimdeydi ama kravatım yoktu, bu bile bir işaretti; Bu masa 'aslında' benim için değildi.
Politikacılar vardı. ve iş adamları. ve danışmanlar. ve nüfuslu insanlar.
Telafuz etmesi zor yemekler vardı. Dışarıda bekleyen koyu renkli - içeriyi göstermez camlı otomobiller.
Uzun bir sohbetti. Memleket meseleleri. seçimler. genel kurullar. olası senaryolar.
(Sabahın 3'üne kadar beklenen telefonlar, cumartesi, günü birlik
seyahat planları, gece karşılanması gereken misafirler, pazar sabahı yapılması
gereken bir konuşma, akşam gidilmesi gereken bir futbol maçı, haftabaşı binilmesi gereken bir 6.45 uçağı...)
Çok şey konuşuldu. Hepsi de önemli şeyler. Ama kendi arabama bindiğimde aklımda ne kaldı derseniz; hayatımın basitliği.
Cuma akşamı eve dönerken, facebook sayfamdan sordum : Bir cuma gecesi ne yapılır ? Emilda gece dalışı yapmak istedi, Filiz uzun bir yola çıkmak...Tolga, yunuslarla yüzmek istedi, Murat, bir balıkçı kayığına binip balığa çıkmak...
Facebook arkadaşlarımın yapmak istediği her şey, öğle yemeği arkadaşlarımın her biri için son derece basit "ve" imkansız şeylerdi. Bir gece dalışı seyahati için gerekli olan herşeye sahiptiler. Tek bir şey dışında : zaman. Bir telefonla özel bir uçağı Gökçen'de bekletebilirler, bu akşam uçabilirlerdi. Eve bile gitmek zorunda değillerdi. Dükkanlar açık değilse, açtırabilirlerdi. Ama hiç zaman yoktu. Hem de hiç bir şey için...
Bense, cuma gecesi hiç bir davete katılmak zorunda değildim. Cumartesi
Bağdat caddesindeydim, kimseyi karşılamam gerekmiyordu. Pazar günü yaptığım tek konuşmayı ise, annem dahil sadece 4 kişi dinledi. Maça
da gitmedim, yetişmem gereken bir uçak bile yoktu.
Ne kadar zengin olduğumu düşündüm. Zamanım yok değildi. Zaman zaten yoktu.