SÜLEYMANİYE CAMİİ'NİN BAKICISI

Etiketler : Etiket Yok Kategoriler : Kişisel Yorumlar : 0 Yorum
13
Sep
Babası, o çok küçükken, bir iş için İstanbul’a gelen Van’lı adamın hikayesini dinledim eski bir filmde. Daha önce de duymuştum ama unutmuşum ve bir daha unutmamak için yazmak gerekir buralara bir yere. Belki siz de biliyorsunuzdur ama belki de unutmuşsunuzdur. Ve belki de, okumanız gerekir bu zamanlardan birinde.

Şu Van’lı adam, Istanbul’da bir müddet kaldıktan sonra, dönerken hatıra olsun diye bir şey götüreyim demiş ve bir Süleymaniye Camii fotoğrafı almış, dönünce de camlatıp, evinin duvarına asmış. Çocuk her gün saatlerce o resme bakmış, adeta kendini bu fotoğrafa adamış. Fotoğraftan o kadar etkilenmiş ki, tek hayali bu camiyi görmek olmuş artık. 

20’li yaşlara geldiğinde kalkıp İstanbul’a gelmiş ve doğruca Süleymaniye Camii’ne gitmiş.  Oturmuş bahçesine. İçeri girmiş, namaz kılmış.  Bir türlü ayrılamamış bu mekandan. Yerdeki  yaprakları temizlemeye çiçeklere bakmaya başlamış kendi kendine. Bunu para için yapmamış, Hiç bir şey de istememiş kimseden. Süleymaniye’de banklarda uyuyup, sabah olunca her gün camiye geri dönmüş ve kendi kendine üstlendiği işini büyük bir titizlilikle yapmaya devam etmiş. 

Camii’nin imamı fark etmiş bu garip durumu ve uzun bir süre onu izledikten sonra işe almaya karar vermiş çocuğu. Camii’nin bakıcısı yapmış. Süleymaniye Camii’nin içinde, ilk mimarisinde planlanmış, üst katlara gizlenmiş bir oda varmış, işte o odayı çocuğa vermiş. O odanın yerini imam ve o bakıcı çocuk dışında kimse bilmezmiş. 

Rivayete göre o oda, İstanbul’un en güzel manzarasına sahipmiş. Ve böylesine eşsiz bir manzaradan, her gece Istanbul’a bakmak, ancak böylesine bir tutkuyla mümkün olmuş.

HEMEN MASADAN KALKMAYIN

Etiketler : Etiket Yok Kategoriler : Kişisel Yorumlar : 0 Yorum
30
Aug

Gülümseyerek başlarız. Bir akşam yemeği hazırlamak için iştahla harekete geçeriz. En güzel takımlarımızı çıkartır, çatalları, kaşıkları, kristal bardakları bir kez daha yıkarız, parlatırız. Alışverişe çıkar, etlerin en iyisini, sebzelerin en tazesini seçeriz.

Mutfakta geçen bir kaç saat boyunca ortalık darmadağan olsa da, biz harika bir daveti en ince detaylarına kadar planlarız. Masa örtüsünü ütüler, porselen tabakları yerleştirir, kimin nerede oturacağına, kimin kimin yanında rahat edeceğine, yemek boyunca çalınacak şarkılara kadar her şeyi hesaplarız.

Nihayet saat 8’i biraz geçer, kapı çalınır, davetliler birer birer teşrif eder. Yemekler pişmiş, herşey tam tahmin ettiğimiz gibi olmuş, kusursuz bir davet için bütün yıldızlar yanımızda dizilmiştir.

Yemek başlar başlamaz, hiç beklenmedik bir şey olur. Tatsız bir sohbet başlar ve herkesin tadı kaçar. Ne kırmızı tereyağ sosunda pişirilmiş levrek kurtarır bu geceyi, ne de buz dolabında hazır, servis edilmek için sırasını bekleyen sorbet.

Birisi bir şey söylemiştir, keyfiniz kaçmış, hevesiniz kursağınızda kalmıştır. Bütün bir gün saatlerce uğraşmış, yorulmuş ve herkesi mutlu edebilmek için olağanüstü bir çaba harcamışsınızdır, karşılığı böyle mi olmalıdır ? Düşünürsünüz.

Belki bir yemek masasında başınıza gelmemiştir bu anlattığım. Ama hafızanızı yoklayın, mutlaka benzer bir hayal kırıklığı size de uğramıştır. Kendinizi nasıl hissettiğinizi hatırlıyor musunuz ?

İzin verin bu karmaşık duyguyu anlamanıza yardım edeyim; O gece o masada olanlar, o sabah uyandıktan sonra yaptıklarınızın karşılığı değil. Daha önce yaptıklarınızın karşılığı.

Siz bütün gün iyi niyetle ve sevgiyle hazırladığınız yemeğin karşılığını, sonra alacaksınız. Şimdi aldığınız, bir önceki yemeğin karşılığı. Kızmayın. Gücenmeyin. Anlayın.

HERŞEYİ BİLEN KİM ?

Etiketler : Etiket Yok Kategoriler : Kişisel Yorumlar : 0 Yorum
22
Aug

Ne kadar az şey bildiğimizi öğrenebilmemiz, bildiğimize emin olduğumuz ve sıkı sıkıya tutunduğumuz çekirdek inançlarımızdan vaz geçebilme yeteneğimize bağlıdır. Uzun bir cümle olduğunu düşünüyorsanız, kısacık bir hale getirebilirim.

Önyargılarından vaz geçemezsen, öğrenemezsin.

Bu basit gerçeği kabul edebilirsek, çok hızlı öğrenebiliriz. Ama şimdilerde neredeyiz derseniz; kendi kapasitemizin daracık sokaklarında gezinip, bütün evrenin sırrı cep telefonumuza indirilmiş bir app gibi davranıyoruz. Göğsümüz kabarık, bakışlarımız gururlu, biraz küstah, biraz kibirli.  

O kadar eminiz ki, o kadar haklıyız ve o kadar aşağılayıcıyız ki, o kadar "herşeyi sadece biz biliyoruz" ki, en iyilerimiz, gizli kibrini bastırabilen mütevazi görünümlü olanımız. 

Doğru bildiklerimizin sınandığı bir an var. İyi niyetli sohbetlerin en beklenmedik satırlarına saklanmış. İşte o an uyanıyor içimizdeki ejderhalar. Hücrelerimizde bir uyanış hissediyoruz. Damarlarımızdan süzülen bir uyarıcı, hızla kanımıza karışıp, binbir güçlükle narkoze ettiğimiz nefsimizi uyandırıyor. Yüzümüzde bir gerilme, zoraki bir gülümseme, test edildiğimiz konuya birazdan nasıl saldırmamız gerektiğini büyük bir titizlikle planlıyor. Bazen ironiyle, bazen keskin bir öfkeyle, bazen aşağılayıcı bir bakışla, öncüler savaş alanına dikkatle yayılıyor.

Sonrası mı ? Sonrasını biliyorsunuz. Damağımızda buruk bir tat ve kendimizi haklı çıkarmak için uydurduğunuz binbir yalan.

Oysa yenildiniz işte. Kabul edin. Savaşa girdiğiniz an yenildiniz. O ejderhayı uyandırdığınız an yenildiniz. Konuştuğunuz an, düşündüğünüz an, kalp atışlarınız hızlandığı an... yenildiniz. Karşınızdaki insanı, insanları, toplulukları paramparça etseniz bile yenildiniz. Paramparça ettiğiniz kendinizsiniz.

Kazanmak için ne yapmalı derseniz eğer... Kaybetmeyi göze almalı derim. Herşeyi bilmiyor olabilme ihtimalini kabul etmelisiniz. Her bakış açısına dingin bir kalp ile izin vermelisiniz. Karşınızda kim varsa hak ettiği gibi dinlemelisiniz. Önyargılarınızdan vaz geçmelisiniz.

Bu yazının çok uzun bir yazı olduğunu düşünüyorsanız, bunu da kısacık bir hale getirebilirim.

Önyargılarınızdan vaz geçemezseniz, öğrenemezsiniz.

KIRMIZI ARABA

Etiketler : Etiket Yok Kategoriler : Kişisel Yorumlar : 0 Yorum
16
Aug

7 yaşındayken bir doğumgünü partisine katılırsınız. Çok da iyi tanımadığınız, artık yüzünü hatırlamadığınız sarı saçlı çocuk hediyelerini hoyratça açarken, 2 kapısı açılan kırmızı bir arabaya takılır gözünüz. İçinizin yağları erir. “Keşke” dersiniz…

Bir kaç ay sonra daha büyük, daha kırmızı, üstelik tam 4 kapısı birden açılan bir araba hediye edilir size. Doğumgünü çocuğunu unutursunuz.

İlk önemli işinizde ilk gününüzdür. 2 kişi birden büyük bir ajansta yazar kadrosuna alınırsınız. Size bir basın ilanı, yanınızdaki uzun saçlı uzun boylu kıza bir televizyon senaryosu verilir. Engel olamaz, bir göz atarsınız yan komşunuzun brief’ine. “Keşke” dersiniz.

Bir kaç gün sonra, ünlü bir süt markası için bir televizyon brief’i bırakılır masanıza. Uzun boylu kızı rahat bırakırsınız.

Hayat böyledir işte. Örnekleri saymakla, yazmakla bitmez. Kıyas yaptığınız her durumda, önce “keşke” dersiniz, sonra zamanı ne kadar boşa akıttığınızı fark edip gülümsersiniz.

Çünkü değmez hiç bir istasyonda durdurmaya hayatı. Değmez takılıp kalmaya hiç bir şey. Hayat hakkında öğrenilecek ne varsa bu dünyada, aslında sığar 3 kelimelik bir cümleye.

Hayat, devam ediyor.

ÇÜNKÜ HAYAT YENİLENDİ.

Etiketler : Etiket Yok Kategoriler : Kişisel Yorumlar : 0 Yorum
26
Jul

Tam şu an'da bir bebek doğdu. Ve bir arabanın ön koltuğunda mahcup bir genç adam, çok güzel bir kıza "benimle evlenir misin?" dedi. 

Bir garajın içinde 4 arkadaş yepyeni bir şirket kurmaya karar verdiler. Çok eskiden beri hizmet veren ünlü bir restoran, tam şu an'da "artık yeter" dedi. 

Bir sokakta elektrikler kesildi. Diğerinde, ünlü bir futbolcunun heykeli dikildi.

Tam şu an'da oldu bütün bunlar. Yenilendi dünya.

Yeniliğe açık olun. Çünkü hayat yenilendi.

CÜZZİ İRADE

Etiketler : Etiket Yok Kategoriler : Kategorilenmemiş Yorumlar : 0 Yorum
26
Jul

İş temponuz ne kadar yoğun bilmiyorum. Ama çoğumuz, birkaç gün önceden, hatta bazen haftalarca, aylarca önceden randevular set ederiz ve ajandamıza not ederiz. Akıllı telefonlarımız, ipad'lerimiz bu randevuları senkronize eder ve bize ne zaman nerede olacağımızı hatırlatır.

Randevular çok önceden set edilir. Yani ne zaman ne olacağını biliriz. Ama randevu anında ne olacağı hiç bir yerde yazmaz.

Kader de böyle midir acaba ? Randevular çok önceden set edilmiş ama randevu günü neler olacağı biraz bizle mi alakalıdır ? Acaba, 8 yaşında alacağımız ilk kol saati, 13 yaşındaki ilk dansımız, üniversitemizin kapısında ne yazacağı, ilk aşk'ımız, çocuklarımız, işimizin evimizin adresi hep belirlidir hayat ajandalarımızda da, o an'lardaki reaksiyonlarımız, kederlerle ve mutluluklarla nasıl başa çıkacağımız bize mi bırakılmıştır ? 

Bedensel dünyamızın bütün kaleleri biz daha doğmadan dikilmiş midir sapasağlam çelik sütunlarla ? "Değişmez" dedikleri bedensel dünyamız mıdır ? Ve ruhsal yolculuğumuzu nakşetmek bize mi bırakılmıştır ? 

Yoksa... bu mudur cüzzi irade dedikleri ?
Arama
  Ara
Twitter
Tag Bulutu
Yazar Cafe
Takvim
<December 2021>
SMTWTFS
2829301234
567891011
12131415161718
19202122232425
2627282930311
2345678
Bağlantılar