BİZ, BU SAVAŞLARI BİTİREBİLİRİZ

Etiketler : moda Kategoriler : Kişisel Yorumlar : 0 Yorum
19
Aug

Hepimiz, dünyamızda değişmesi gereken çok şey olduğunu düşünüyoruz. Hepimiz, hiç bir insanın açlıkla, savaşla, hüzünle yaşamak zorunda kalmaması gerektiğini haykırıyoruz. Haksızlıktan, yolsuzluktan, yalandan uzak bir dünya düşlüyoruz. Hepimiz, eşitsizlikten bıktığımızı söylüyoruz.

Gerçekten böyle mi ? Biz eşitsizlikten nefret ediyor muyuz ? Kendimiz için bir şey isterken, başkası için de aynı şeyi istiyor muyuz ? Biz rakip takımla oynarken, onlar da kazansın istiyor muyuz ?

Üzgünüm ama Hayır! içimizde, değişmesini istediğimiz herşeyin bir ruh ikizi yaşıyor. Bencilliğin, hırsızlığın, sadakatsizliğin ev sahibiyiz biz. Savaşların sebebiyiz. Ayrımcılığın, açlığın, fakirliğin sebebi biziz. Anlaması da kabullenmesi de çok zor biliyorum ama... Yalancıyız biz. Dünyanın bugünkü halinden memnunuz, değişmesini istemiyoruz. Bütün bu haykırışlarımız "moda" olduğu için. 

Her kavganın, yolsuzluğun, ihanetin, içimizi acıtan trajedilerin temelinde biz varız. İnkar ettiğimiz ruh ikizlerimiz. Başkalarını bırakıp kendimize bakmayışımız. Düzelmek yerine suçlamalarımız. Sukünet yerine kıpkırmızı suratlarla bağırışlarımız. Affetmek yerine intikam ateşlerimiz.

Gazetelerde okuduklarımız, internette gördüklerimiz, televizyonda seyrettiklerimiz değişsin istiyorsak, değişmeliyiz. Biz değişmek istemiyorsak dünyanın değişmesini hangi hakla isteyebiliriz ? Biz aynı kalalım. Sigortasız işçi çalıştıralım. Başka kadınlara ikinci bir ev açalım. İşimizi yalanla, rüşvetle büyütelim. Günahlarımızı Allah affetsin. Bencilliğimiz, iki yüzlülüğümüz artsın ama savaşlar bitsin, Suriyeli çocuklar yangında yanmasın, kimse aç kalmasın, altın için kimse kimseyi öldürmesin öyle mi ? Şaka mı yapıyorsunuz ? 

Biz, milyonlarca gibi görünsek de aslında Bir'iz. Bugünün matematiği anlamamıza izin vermiyor ama birgün mutlaka anlayacağız. Kendimiz için istediğimizi komşumuz için de istemedikçe, bu savaşlar bitmeyecek. 

Oysa biz, bu savaşları bitirebiliriz. 

DÜŞ, GERÇEK OLAN TEK ŞEYDİR.

Etiketler : Etiket Yok Kategoriler : Kişisel Yorumlar : 0 Yorum
8
Jul

Bir bilgisayar, ortalama 250.000 resim, 20.000 şarkı ve bir kaç bin video depolayabilirken, beyniniz saniyede yaklaşık 10 katrilyon işlem yapabilir. Üstelik size bile fark ettirmeden…

60 trilyon hücrenize, her saniye boyunca yaklaşık 6 trilyon farklı veriyi aktarabilir. Üstelik size bile fark ettirmeden…

Bütün bunları yaparken, arkasındaki güç odağı : Bilinçaltı dediğimiz şey.

Kim olduğumuzu belirleyen güç. Sizde de var. Komşunuzda da. Köpeğinizde de. Etrafınızdaki herkesde var.

Hayatta kalmamız için gereken mükemmel kan basıncı dengesini, düzenli kalp atışı aralığını, ihtiyacımız olan ideal vücud ısısını ayarlayan, hep O.

Yapabildiği bunca olağanüstü şeye rağmen yapamadığı bir tek şey var: Gerçek ile gerçek olmayan arasındaki farkı algılayamıyor. Zihnimizde gerçek sandığımız herşeyi, gerçek olarak kaydediyor ve biz göz açıp kapayıncaya kadar harekete geçiyor.

Mesela, bir sarsıntı hissettiğinizde, deprem oldu korkusunu yaşıyorsanız, hücreleriniz deprem deneyimi yaşıyor. 

Mesela, tam karşınızda oturan kadının size gülümsediğini sanıyorsanız, hücreleriniz serotoninle dolup taşıyor. (Sonradan, size değil de tam arkanızdaki adama gülümsediğini fark etseniz bile sorun değil. Vücudunuz mutluluk hormonlarıyla yenilendi bile.)

Kısacası, düşünürsek, düşledik demektir. Biz düşlediğimiz şeylerin gerçek olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Bunun ne kadar sürdüğünün önemi yok. Kodlarınıza işlenen her deneyim, bazen hayat boyu değil, nesiller boyu bizimle.

İşte bu yüzden, düşler hakkında söylenen o meşhur laf, doğru. Düş, gerçek olan tek şeydir.

THE INNER EXPERIENCE

Etiketler : Etiket Yok Kategoriler : Kişisel Yorumlar : 0 Yorum
17
Jun

Surely you must have noticed, these days we are surrounded with this magical terminology : "The inner experience" - It's in our late night conversations, on fancy book covers, in French movies, and in talk shows. Therefore, it's in advertising. (Therefore; Here.)

Fortunately, we all know what it is. Unfortunately, only "we" know what it is. (You know, it's not easy to say "exactly" what it is but you know what it is)

To have the experience, you need to know where it is. It is of course, in the inner space. But... at which point of outer space does the inner space begin ? Where's the line ? Where does it become "inner" ?

Well, there is absolutely no difference between the two spaces; they are not in different dimensions. They are defined accoarding to your perception levels.

Inner, is merely the part we can’t perceive even though we see it. Even though an object or an event is within the range of our visible sight, sometimes we fail to perceive. This unperceived side is called ‘inner’.

When this happens - something else happens. An impulse is created from this unconscious encounter. You're not physically aware of it, still, it triggers a chain reaction in your system and you experience something. (Sometimes it's pale blue, sometimes its bright red) Just because you are not consciously aware of this feeling, don't think it's not real. It - is - very real.

This understanding is the foundation behind a fascinating, and sometimes ridicilously funny project of some freaky people in my agency. I believe one day (very soon) they'll come up with a way to create advertising that is deliberately unperceviable and has a value of measurable inner experience that clients will pay to create. (No. its nothing like the 25'th frame)

I am excited.


 

 



VODAFONE OLMASA BEŞİKTAŞ ŞAMPİYON OLUR MUYDU ?

Etiketler : Etiket Yok Kategoriler : Kişisel Yorumlar : 0 Yorum
22
May

Her büyük takım, sezon başında şampiyonluk hayalleri kurar. Büyük beklentiler karşılığında büyük paralar harcar. Kendi şirketleri olsa kesinlikle daha ihtiyatlı davranacak iken, kulüpleri söz konusu olduğunda geleceğe daha iyimser bakarlar. İş planları optimistik başarı eğrisi üzerine odaklıdır. Örneğin sezon öncesi 100 lira harcayacaklarsa, Lig şampiyonluğundan 50 lira, Şampiyonlar ligi'nden 20 lira, çeyrek finalist olduktan sonra 30 lira kazanacaklarını planlar, kombine, store ve taraftar gelirleri kasalarına kalacağı için keyifle yatırım yaparlar. 

Bu paraları harcarken hiç biri "şampiyon olamazsam" demez. "şampiyonlar ligi'nde çeyrek finale kalamazsam" demez. 

Ama Beşiktaş için geçen sezon tam olarak bu klasik ezber ile başlamadı. Sezon bitmeden bitip bitmeyeceği belli olmayan bir stadları, sezon sonunda bir kongreleri, büyük bir taraftar beklentisi ve ciddi finansman sorunları vardı. Maçlarını Başakşehir’de ya da Olimpiyat’ta oynamaları gerekiyordu.

Beklenti yönetimi çok iyi yapılmalıydı. Mütevazi bir yatırım ile iyi bir takım kurmuşlardı. Rakipleri kadar çok para harcamamışlardı. Taraftar desteğinden mahrumdular. Tabi ki şampiyon olmayı çok istiyorlardı ama bu sene şampiyon olamasalar söyleyecek o kadar çok şey vardı ki, en hararetli taraftar bile bunu anlardı.

Oysa durum Vodafone için böyle değildi. Vodafone bir takıma değil bir fikre yatırım yapmıştı ve her çokuluslu büyük şirketin yaptığı gibi hesaplarını optimistik eğriler üzerine değil gerçek fizibiliteler üzerine sabitlemişti. Bir #evedönüş senaryosu kurgulandı. Aylarca önce Kartal ruhu alevlendirildi. Şampiyonluk milyonlarca taraftarın hücrelerine siyah ve beyaz olarak “profesyonelce" nakşedildi. Özellikle Beşiktaş muhiti neredeyse bir inanç sokağına dönüştürüldü.

Zihinlerdeki "Şampiyonluk gelmezse bu anlaşılabilir bir durum” kabullenişi, son derece simplistik bir hipnozla yer değiştirdi; Çok yakında evlerine döneceklerdi ve sezonun en kritik virajına ülkenin en yeni, en güzel, en modern stadında gireceklerdi. Bunca zorluğa rağmen ligin zirvesinde uçan Kartal, akkıllara durgunluk veren bu muhteşem sarayda mı boyun eğecekti ? Asla. Vodafone Arena, “Home of the champions” olacaktı. Başka bir senaryo kabul edilemezdi.

Bu seneki başarı sadece sportif bir başarı değildir. Tabi ki yönetim, teknik kadro, oyuncular ve emeği geçen herkes elinden geleni yaptı. Ama o son dokunuş Vodafone’dan geldi. İletişim boyutlarının değiştiği an geldi. Taraftar’ın tavizsiz beklentisine geri döndüğü, takıma ve yönetime tam dozunda bir baskıyı kurduğu ve kesintisiz enerjisini takımına aktardığı an geldi.

Profesyonel kulüplerimizin pazarlama anlayışlarına bir bakın. Hangisinde profesyonel bir taraftar psikolojisi yönetimi var ? Ben söyleyeyim; Hiç birinde. Ama bu sene Beşiktaş’ın arkasında Vodafone vardı. O son dokunuş “Başarsak iyi olur” yerine “Başarmaktan başka çare yok” anlayışından hayat buldu. Vodafone bütün maharetlerini bu büyük takımın başladığı işi bitirebilmesi için seferber etti. 

Dolmabahçe’den aşağı inerken karşınıza çıkan 12 metrelik dev bir poster vardı. Siyah Beyaz formasıyla gözlerini Beşiktaşlı yöneticilere dikmiş o simitçi, bu sezon başka hiç bir takımın sahip olmadığı ezici bir avantajı kulübün ayaklarına serdi. "Başladığınız işi bitirin" dedi. 
...Ve Beşiktaş, üzerine düşeni yaptı. 


YARATICILIK

Etiketler : leonardo da vinci Kategoriler : Kişisel Yorumlar : 0 Yorum
7
May

Anne karnında geçirdiğimiz 9 ay'ı, "doğal" bir şey zannediyoruz. Oysa doğal değil. Olağanüstü bir yolculuk. Mucize demek yetmez. Sessiz bir yaratıcılık. Şimdilerde ultrason denen bir şey var ya, gözlerinizin önünde sergilenen ilahi bir mimarlık.

Kalp atışlarımız düzenli. Acıkınca öfkelenmek yok. Bir sonraki öğün nereden gelecek telaşı yok. Sıkılmıyorsun, biraz dışarıya çıkıp, gezip tozmak istemiyor canın. Her istediğin yanıbaşında. Sen iste, parmağını bile oynatmana gerek yok. Aklından geçirdiğin oluyor.

İstemeyi bildiğin için hırçınlaşmıyorsun. İstediğin şey daima sana verildiği için geleceğin endişesini taşımıyorsun. Geçmişinde bir hayal kırıklığı olmadığı için aklın hiç bir şeyde takılı kalmıyor. An'dasın. Yaratıcı'nın mekanizmasının içindesin. Yaratıyorsun ve "Ben yarattım" deyip kibirlenmiyorsun. 

Ve sonra büyüyorsun. İstemeyi unutuyorsun. Etrafındaki herkes yaratıcılığı hızla unutabilmen için sana yardımcı oluyor. İstediklerini elde edebilmek için çok çalışman gerektiğini sanıyorsun. Yeteri kadar istersen olur zannediyorsun. 

Ve sonra büyüyorsun. Geçmişteki hatalarını düşünüp, bu defa daha iyi olmayı deniyorsun. İşler istediğin gibi gitmezse hayal kırıklıkları... iyi giderse kibir ve şımarıklık... Yaratıcı'nın mekanizmasının dışındasın. Zamandasın. Mekandasın. Geçmiştesin. Gelecektesin. An'da değilsin...

Uyanmalısın. Düşlemelisin. Anne'nin karnındayken yaşadıklarını hatırlamalısın. 

 

 

ÖYLE ZAMANLARDA NEFES ALIYORUZ Kİ...

Etiketler : Etiket Yok Kategoriler : Kategorilenmemiş Yorumlar : 0 Yorum
29
Mar

Her şeyi biliyoruz. Başkalarını yargılamamız işte bu yüzden. Bildiğimizin dışında kalan bilgilere kapalıyız, tepkiliyiz, öfkeliyiz.

Böylesine bir bilgi çıkınca karşımıza - İyi olanlarımız kendilerini tutuyor. Ağzını açmıyor belki ama, kalbini susturamıyor. Bilmiyor ki, içindeki ses, çoğu zaman, en yüksek haykırışlardan daha fazla hasar verici. 

Öyle zamanlarda nefes alıyoruz ki, bir küçük aydınlık anında herşey tepetaklak olabiliyor. Gündüz derken gece olabiliyor. Yağmur yağarken güneş açabiliyor. Bugünlerde her an her şey olabiliyor.

(Bildiğimizi sandığımız şeyin tam tersinin de gerçeğin ta kendisi olduğunu öğrenene kadar, aslında hiç bir şey bilmiyoruz) 

Arama
  Ara
Twitter
Tag Bulutu
Yazar Cafe
Takvim
<December 2020>
SMTWTFS
293012345
6789101112
13141516171819
20212223242526
272829303112
3456789
Bağlantılar