Çok değerli tarihçimiz Profesör Nejat Göyünç'ün (ki sevgili dedemle aynı soyadı taşır :) yakın bir dostu vardır; Profösör Huttheroth. "The invisible Ottomans" adlı bir çalışması, belki de hiç bir Türk tarihçinin detayına inip araştırmadığı Osmanlı yönetim niche'lerini içerir.

16. asır Filistin eyaleti kayıtlarından birini paylaşmama izin verin : Merkezi Topkapı sarayında bulunan ordu seyehat planlama ekibi, kayıt tarihinden tam 3 yıl sonra bir Filistin köyünden geçmesi düşünülen bir birliğin öğle yemeğinden sonra yiyeceği üzümün nereden ve nasıl gelmesi gerektiğini öneriyor. Profesör'ün kayıtlar dışında eklediği tek not : Amazing !

Bugünün algısıyla inanmakta güçlük çekebileceğiniz bu forward planning titizliği, olağanüstü bir coğrafyanın neredeyse her köyü için aynı titizlikte yürütülen rutin bir çalışma tekniği.

700 yıllık iş modelini daha iyi anlayabilmek için bir başka kayıta daha bakmak lazım. Fitre olarak belirlediği bir kese altını verecek yeteri kadar fakir bir aile bulamayan zengin bir yeni Istanbul'lu, Fatih'in ilk yıllarında sosyal yükümlülüğünü yerine getirebilmek için bu bir kese altını bir ağaca bağlıyor ve üzerine "sadece ihtiyacın varsa alabilirsin" notunu bırakıyor. Bu kese tam 3 ay herkesin gözü önündeki ağacın üzerinde duruyor. 3 ay sonra sahibini buluyor.

Masal gibi geliyorsa, inanmak içinizden gelmiyorsa, profesör'ün notlarına siz de dalın :)

Bunları okuduğumda yazmak istedim. Zaman ilerledikçe gerçekten ileri mi gidiyoruz yoksa geçim derdinde kaybolup, iş disiplininden uzaklaşıp, herşeyin kolayına mı kaçıyoruz ? Teknolojinin bunca imkanı elimizin altındayken 16. yüzyıl planlama tekniklerinden çok daha iyi yollar mı keşfettik yoksa hala tahminlerle, kestirme yollarla, bir an evvel sonuca mı gitmek istiyoruz ? Yakın geçmişte yaşadıklarımıza bakıp daha erdemli, dürüst ve hukuğa saygılı mıyız ? Yoksa para kazanmak herşeyden önemli mi ? Paylaşmak zor ve meşakkatli mi?

Belki de yıllar geçtikçe ileri değil, hızla geri gidiyoruz.

 

Bu gece Nişantaşı'ndayım. Damat Tween'e ait 7 katlı bir binanın 6. katındayım. 67 Valikonağı - Artgalerim'deyim. Işıltılı ve şık giyimli insanların arasında kıyıda köşede bir yerlerdeyim.

Geçen nisan ayı'nda Italya'da tanıştığım olağanüstü bir ressam'ın Türkiye'deki ilk sergisinin açılışındayım. Fotoğrafçılar, gazeteciler, eski mankenler Sossio'nun peşinde koşarken "victory" adlı bir eserinin önünde bugün olanları düşünüyorum.

Yanına şöyle bir not düşmüş sanatçı : Kendi huzurunu bulmak için kalabalıktan uzaklaşmalısın.

Bugün olanları düşünüyorum. O benim 17 yıllık mesai arkadaşım, işimin ortağı, paramın sahibi, müşterilerimin güvencesi. Bense bir terazi burcu.

"Kalabalıktan uzaklaşmalısın" cümlesine takılıyor gözüm. Sonra etrafa bakıyorum. Bu gece ressam'ın gecesi. Kalabalığın tam ortasında. Sıradan bir insan için kaybolup gitmesi en kolay an'ın "tam" ortasında. Oysa Lucca'daki evde kiremit rengi bir koltukta oturuyormuşçasına sakin, duru ve yalnız.

Dışarıdaki kalabalık bitecek gibi değil. Bense uzun bir günü artık geceye devretmeliyim. Önce bu yalnızlık anını bir çırpıda cep telefonu kamerama kaydediyorum, sonra yanına gidip hoşçakal diyorum.

"...Dışarıdaki kalabalığa sitem etmekten vazgeçtim. Senin bir resmin sayesinde içimdeki kalabalıktan kurtulmaya gidiyorum..."

İngilizcesi çok iyi değil ama beni anlıyor.

       (*) Sossio'nun "power of doing" sergisi Ekim sonuna kadar Artgalerim'de. Vakit bulursanız...

UNITE. NEVER DIVIDE.

Etiketler : assad mustapha publicis graphics, beirut, Kategoriler : Kategorilenmemiş Yorumlar : 0 Yorum
17
Sep

Beirut is like a trip down the memory lane. Amazing land - Interrupted often with fights seldom with wars, but then... back on its feet again. Every single time... Only the true Beirutians can do this. No where else the recovery is so fast.

In just 28 hours... so much to see, so much to observe. This part of the world is enriched with timeless toughts and if you can't feel it, see it or hear it, stop searching. its everywhere. This sacred ground has witnessed a strong cocktail of sweet and sarrow. Each moment engraved on their stones and if you look closely; in their eyes...

20 years ago I was fortunate enough to do just that. Look closely in the eyes. Then I met Mustapha Assad, the man who defied gravity.

He was my boss then moved onto being a teacher, then an inspiration to my new company (but I guess the cycle never stops) now a role model of a man of integrity. He is well known but if you are meeting him here for the first time, in between my lines; the easiest introduction would be: He is the dreamer of Publicis Graphics network which emerged out of practically nothing and turned into a major playmaker in the advertising world.

It wasnt until the day before yesterday, when I dined at his home in Beirut that I discovered his secret. 20 years went by and he led us believe the success formula was in the hard work, decisiveness, dedication, relationship management, etc. Well its not entirely true :)

Sure enough he has all those qualities but so does hundreds of other people and none of them can be Mustapha Assad.

His power rests silently at his house. In his relationship with his beautiful wife Ghada, in his emphathy with his extremely high souled son Nader, in his steel bounds with his driver, his secretearry, his maids and this is going to sound crazy but... even in his furniture.

(His driver, who's been with him for some 30 years, has a son working for one of the biggest agency branches of Publicis and he is an account executive. (I truly hope he becomes a chain breaker.) This of course tells you something about Mustapha - doesnt it ? This is how you "touch lives".

I know I can never quite finish this paragraph and I'm not sure if I want to. But for the sake of ordinary science, here is a closing sentence : I am grateful for that promise you made 20 years ago and even more grateful that you kept it;

Unite. Never divide.

 

 

 

Bayramları seviyorum. Uyandığımda plan yapıp bir çırpıda vaz geçmeyi seviyorum. Öğlen yemeği için balıkçıya doğru yürürken önüme çıkan ilk kebapçıda oturuyorum, zeytinyağlı bir enginar yiyiyorum. Bunu ancak bir bayram akşamı, ruhum özgürlüğün doyumsuz tadını çıkarırken yapabiliyorum.

Yalnızken "birlikte" olmayı seviyorum. tabi birlikteyken tek başıma olmayı da... Ajandamın sayfalarının bomboş olmasını, ama tek bir an'ımın bile boşa geçmemesini, nasıl anlatsam, seviyorum. Toplantı üstüne toplantı günlerim geliyor aklıma.Bazen ne kadar aptal olabileceğimi anımsıyıp, şu akıllı an'ıma gülümsüyorum.

Seviyorum köşedeki çiçekçi kadını. İlk tanıştığımızda 10 liralık lilium'u 20 liraya satmış olsa bile. Çok sıkı bir pazarlık edip iki demet aldığım güllerden birini kendisine hediye ettiğim sevgililer gününden beri, o da beni seviyor. Üstelik artık pazarlıklarımız biraz daha benden yana.

...ve özlemiyorum eski bayramları. İlk walkman'ime kavuştuğum an'ı bile özlemiyorum. Hepsi benimle bu gün, tüm sevdiklerimle birlikte. Özlem duymam için, kaybetmiş olmam lazım onları ve kaybettiysem eğer, özlemek boşuna. Asla geri gelmezler bilirim. Walkman'im kimbilir kaç parça olmuştur. Şeklini bile hatırlamıyorum artık. Ama Terence Trend D'arby'yi hala duyabiliyorum yazarken bütün bunları.

"sign your name across my heart" - işte bu şarkı çalıyor. O gün de, bugün de...

En yakın dostlarımdan birinin, hayatımda tanıdığım en tutkulu katoliklerden biri olmasını seviyorum. Ben oruç tutarken yanımda sigara içmeyişini, akşam güneşi batana kadar önümde ciklet bile çignemeyişini gülümseyerek seyrediyorum. Herkesin ve herşeyin bir sonraki şeyin vaz geçilmez bir parçası olmasını hayranlıkla izliyorum.

Özlem'in mesajının tam şu anda ipohe'umun ekranına düşmesini seviyorum. Böylesi bir bayramın aynısından, bir tane de o'nun için istiyorum.

...ve seviyorum sizi. Bazen 30 oluyorsunuz, bazen 675. Aslında 1 bile olsanız seviyorum sizi. Gerçi düşündüm de... Bir olmanızı daha çok seviyorum...

 

 

Hayatımın 10 yılı aşkın süresini Büyük Britanya topraklarında geçirdim. 13 yaşındaydım ilk gittiğimde. Beni etkileyen 2 büyük rock yıldızı vardı ve birinin etkisinden hala kurtulmaya çalışıyorum.

Bono bugün burada. Hayatı geldiği gibi yaşadığım günlerde karşıma çıkıp sorumluluk almanın hiç te sıkıcı olmadığını öğreten adam hayatında ilk kez Istanbul'da. Bu herkes için basit bir konser olabilir, benim için daha özel bir şey. Bu blog'a adını veren (RED) den tutun, şirketimin kazancının içindeki sosyal sorumluluk payına kadar dna'mıza işleyen her önemli hücrede bir kaç büyülü notası var o'nun.

Yıllar önce Bob Geldorf ile ayaküstü bir sohbetle başlayan (RED) kültürü, bizi yalandan uzak tutan, bencillikten koruyan, kendimize ihanet etmemek için iki katı dikkatli davranmaya sevk eden bir maya oldu. Sadece müşterilerimize karşı değil, oda arkadaşlarımıza, şöförümüze, alışveriş merkezindeki güvenlik görevlisine kadar karşımıza çıkan herkese daha özenli davranmamıza ışık tutan bir düstur.

(RED) Bono'nun düşü. Profesyonelce yönetilen zeki bir iş modeli. Aynı zamanda milyonlarca sıradan Afrikalı'nın belki de en gerçek umudu. Bu adam karma'ya inanmaz. Inandığı şey "Grace"dir.

"...Tanrı bize sadece hak ettiğimizi verseydi, bugün yeryüzünde hiç kimse kalmazdı..." der. "...O, bize hak ettiğimizden fazlasını verir. Lütfuyla, merhametiyle, zerafeti ve inceliğiyle... Bizden de üzerimize düşeni yapmamızı bekler. Çünkü komşusu açken tok yatan bizden değildir..."

Bono bir şovalyedir ve bir rock star kıyafetine bürünmüş cömert bir yol gösterici. Başbakanımıza hediye ettiği o kırmızı ipod'un bile bir manası vardır ama bunu anlatmayacak kadar da büyük bir kalbi.

Bu akşam onbinlerce kişinin hayatı, bir daha asla geriye gitmemek üzere değişecek. Bir konser dinlemeye gittiklerini sanacaklar, algıları değişecek. Çünkü U2, bildiğiniz gibi değildir. Tanrı onları korusun !

 

ŞAM FISTIĞI...

Etiketler : şam fıstığı, Kategoriler : Kişisel Yorumlar : 2 Yorum
5
Sep

Sabahın erken saatleriydi. Gri bir pazar sabahı. çarşaf gibi bir deniz, birkaç uyumlu yelkenli. Huzurlu ve sessiz. Şehir henüz uyanmamış.

Yaşlı ve keskin bakışlı adam karşıma oturdu. Elinde bir avuç şam fıstığı. Bir tanesini kolayca kabuğundan ayırdı. Ama zarını soyarken çok yavaş, dikkatli ve titizdi.

"...Kabuğunu herkes kolayca ayıklar ama şu ince zarını, içindeki özüne zarar vermeden ayıklayanını bulmak zordur evlat..." dedi. Birden dikkatimi topladığımı fark ettim. Devamını merak ettim. "...Tasavvuftan biraz nasibini alan, kabuğa bakar bakmaz içinde lezzetli bir şey olduğunu anlar. Ama özündekine erişmen için kabuğu kırman yetmez. Şu ince zarı, içerdekini zayi etmeden, şeklini bozmadan, hiç leke bırakmadan ayıklamalısın ki lezzetine varasın..."

Bir küçük şam fıstığına bakıp böylesine derinlere inebilmek için, ille de 80 yaşında mı olmak lazım acaba ?

 

Arama
  Ara
Twitter
Tag Bulutu
Yazar Cafe
Takvim
<December 2020>
SMTWTFS
293012345
6789101112
13141516171819
20212223242526
272829303112
3456789
Bağlantılar