You learn - you heal.

Etiketler : jenny Kategoriler : Kişisel Yorumlar : 0 Yorum
2
Nov

It was sunday. Cold and sun day. Beautiful spotless day.

A suicide bomber didn't agree. Added red - blew himself up - took away the brilliance.

...minutes later Jenny posted me a note: "Are you ok?"

Jenny is Jewish. I met her while she was in Paris - working for Publicis. She is a committed girl. Very patriotic. Very dedicated. She left a parisian life - moved to Jerusalem. I remember talking to her about life in Israel and how suicide bombers were practically a part of life and how sometimes people see suspicious looking strangers as potential terrorists. At that time I must admit I didnt really relate. I do now.

...but the topic of terror is way beyond my height. It's Jenny's note I want to talk about. How personel experiences make us sensitive and caring. And how this natural reaction turns into a greatly appreciated smile on someone's face (in this case - mine)

There is always a carefully hidden lesson behind the visible. The visible is what you see on tv. People running in panic through the corridors of a hospital. And it's bitter. It's devastating. You can not help but hate. The visible is ugly - but the visible... is not always the truth !

The truth is called Jenny. The truth is the first thing you do. Not to feel anger or share hate but to make sure the person you care for... is ok !

I was angry when I watched the first cuts on tv. I was frustrated. I was sick. Then I read Jenny's note. I learnt. I healed.

(thank you :)

 

 

 

 

SAHNE ALMAK...

Etiketler : Tolga Üstüngör Kategoriler : Kişisel Yorumlar : 3 Yorum
29
Oct

Her şey nasıl başlar hatırlıyorsunuz değil mi ? Çekingenizdir. Sessizce bekleriz. Konuşulanları dinleriz, olan biteni seyrederiz. Çok dikkatliyizdir. Sürekli gözlemde...

Mekanın gediklileri konuştukça konuşur. Kahve makinasının yanında durur, sabah dolmuşta olanı anlatırlar. Çok da komik değildir aslında. Ama rahattırlar, güldürmeyi bilirler. Özgüven deriz, gıpta ederiz. Bizim de söyleyeceklerimiz vardır ama cesaret edemeyiz. Biraz utangaçlık, biraz çekingenlik. Can atarız ama bir türlü konuya giremeyiz.

"Çekingen olma" der en yakın duranımız. Bazen patron bile aynısını söyler. Çok isteriz aslında çekingen olmamayı, konuşmayı, katılmayı, fikirlerimizi paylaşmayı. Ama bir şey tutar bizi. çekingenizdir işte...

Sonra alışırız. Kendimizi buluruz. Kahve makinasının yanındaki yerimizi alırız. Kimse tutamaz artık bizi. konuştukça konuşuruz. uçuşan fikirlerimizin haddi hesabı yoktur. gün gelir birileri gelir, çok konuşuyorsun der. gülümseriz ama susmayız. Alışmışızdır bir kere. Artık çekingen olmamanın tadını çıkarırız.

Sahne almak diye bir deyim vardır. Konuşulanların içinde bize ait bir şey bulursak (ki her zaman buluruz) sahne alırız. Deneyimlediğimiz bir şeyden bahsediliyordur. Güçlü hissettiğimiz bir konudur. Yakınlarımızdan birinin başına gelmiştir. Bir kitap okumuşuzdur, bir film seyretmişizdir. Bahane çoktur. Mutlaka konuşmak gerekir...

...

Kardeşimle işten dönüyorduk. Zor olanı keşfettik. Zor olan, çekingenliği üzerimizden attıktan sonra, söyleyecek onca şeyimiz varken susabilmekti. Çok güçlü hissettiğimiz bir konu konuşulurken bir masa etrafında... sessizce seyredebilmekti. Sahne bizi davet ederken, nezaketle gülümseyip "hayır" diyebilmekti.

Kardeşim bunu yapabilen biridir. Ben se şimdilik, sadece deneyebilen.

WATER IS LIFE !

Etiketler : water is life temiz su, Kategoriler : Kişisel Yorumlar : 3 Yorum
24
Oct

Uzun yıllardır "the less fortunate" için neler yapabiliriz diye konuşur dururuz. Bunca zaman ve bunca laf'a rağmen, aksiyon aldığımız projeler yok denecek kadar azdır. Ama aksiyon aldıklarımızdan biri bu sabah güler yüzüyle karşımıza çıktı.

Aylar önce, bir müşterimizle birlikte Tanzanya'da bir su kuyusu açmıştık. Bize 800 küsur ingiliz pound'una ve bir kaç inatçı yazışmaya mal olmuştu. Alışkanlıklar dünyamızda mütevazi sayılabilecek bir bedel karşılığı hayat kiralamıştık.

Bu sabah, "Water is Life" projesinden Amie LoPresti'nin kuyulardan birinin harekete geçtiği ilk an izlenimlerini okudum. Tercüme etmeden kopyalıyorum:

"...In one village the water started pouring out of the ground, and the leaders, the men of the village, were completely silent. They couldn’t believe what was happening. They were silent, and their eyes were full of tears. They were weeping out of joy. They were so happy and thankful, they couldn’t hold back their tears. And then they danced! Women with buckets on their heads started dancing around, children started singing and performing. They put on a show for us!..."

Biliyorum, anlaması zor bir durum. Her an elimizin altında olan bir şeyin değerini bilmek zordur çünkü. Hayatımızda bir tek gün bile, su'yun olmadığını hatırlamayız biz.

Bu yazı için seçtiğim resimde, aylardır değil "yıllardır" temiz su'ya ilk kez dokunan bir insan var. Ve o'nun asla taklid edilemez şükrü...

 

 

 

Bu sabah Kardemir A.Ş.'nin bir basın toplantısı vardı. Günlerce eksiksiz bir organizasyon için gerçekten de çok dikkatli çalışan Bond kızı'ma blog'umdan da teşekkür etmek isterim.

...ama asıl söylemem gereken şey, harika bir müşterim olduğudur :) Rahat, duruma hakim, basının önünde soğukkanlılığını kaybetmeyen, bütün önerilerin özünü kavrayıp kendi uslubüyle tam istediği etkiyi bırakan Mustafa bey sayesinde olduğumuzdan daha iyi görünüyoruz.

Teşekkür ederim.

Dun akşamki toplantı... Kalabalıktı. Hararetliydi. Uzun sürdü ve bitti.

Arabaya bindim. Sarı dev de yanıma oturdu. Biraz toplantıdan bahsettik. Biraz da paşa'dan. Konuşurken aklıma getirdikleri, sabah oldu, hala bende kaldı. Öyleyse yazmalıyım. (Biraz sert olacak ama yazmalıyım.)

Ders kitaplarından öğrenmiştik. Paşa atına bindi. Sağ elini kaldırdı. "Ordular" dedi. "ilk hedefiniz Akdeniz".

Yani atına binip, bir sağa, bir sola bakmadı. "Ya, bu aralar sıcak olur orası, acaba karadeniz'e mi gitsek" demedi. "Beyler, toparlanın yola çıkıyoruz, nereye gittiğimizi yolda söyleyeceğim" demedi.

"şimdi ben bu orduyu kuruyorum. iyice de eğittim. Motive ettim. Nasılsa, yolun ortasında bir kumandan gelir, nereye gideceğimizi söyler hepimize" hiç demedi.

Hayatımın bir bölümünü, büyük markalar ve liderler için strateji yazarak kazanırım. Bir amacınız varsa - nereye gideceğinizi biliyorsanız, mesela bölge belliyse, bana gelip oraya gitmenin en etkili yolu nedir diyebilirsiniz. Ama bölge belli değilse, hedef Akdeniz değilse, hoşunuza gitmez söyleyeceklerim. Faydadan çok zarar getirir anlattıklarım. Oysa zarar vermek değildir niyetim. Lakin böyle öğrendim paşa'dan. "Hazırlanın. Akdeniz'e gidiyoruz" dedikten sonra, atından inip stratejistlerini toplayıp sormuştu onlara, bu topraklara gitmenin en etkili yolu nedir diye...

Yanlış bir strateji sefalete sürükler peşindekileri. Bugün Istanbul'dan Ankara'ya gitmenin en etkili yolunu belirleyen stratejist hepinizi inandırırsa "yürüyerek" gitmenin doğruluğuna; Yorulursunuz, zaman kaybedersiniz. Şevkiniz kırılır, yarı yolda vazgeçersiniz.

İyi analiz etmezseniz tarihi, (ilk hedefleri akdeniz olmasına rağmen, ordu neden ege'ye gitmiştir araştırmazsanız mesela) stratejiyi anlayamazsınız. Oysa her şey planlama üzerine kuruludur. Ne Paşa hata yapmıştır ne de ordu yanlış anlamıştır. "Akdeniz" demesinin stratejik bir sebebi vardır.

Paşa asla düşmana olan nefretiyle kazanmamıştır savaşı. Ülkesine olan sevgisiyle kazanmıştır. Bunu anlamak önemlidir.

Ben her oluşuma bir "marka" gözüyle bakarım. Markalar liderlerinin vizyonlarıyla doğru orantılıdır. Bir marka yaratmak, bir ülke kurmaya benzer. Kararlılık, cesaret ve sağlam bir strateji lazımdır hepimize.

Öbür türlüsü iyi niyetli sohbetlerdir.

 

2 rahip, şiddetli yağmurun altında yürürken, yolun karşısında sırılsıklam olmuş - mahsur kalmış, genç ve güzel bir kadın görürler. Yaşlı rahip, kadının yanına gider, kucaklar, yolun karşısına geçirir, bırakır. Manastıra döndüklerinde genç rahip, yaşlı olanın yanına gelir. Der ki : "Ustam, rahiplerin kadınlara dokunmaları yasaktır. Oysa siz o genç kadını kollarınıza aldınız". Yaşlı rahip "Haklısın" der. "Ama ben o kadını yolun karşısında bıraktım. Sen se hala kucağında taşıyorsun.

...

Bilge bir adam, Zen kültürü hakkında bilgi alabilmek için usta'nın yanına gelir. Usta, yerinden kalkar, bir fincan'a çay doldurmaya başlar. Fincan ağzına kadar dolmuştur ama doldurmaya devam eder. Misafir daha fazla sabredemez ve "fincan ağzına kadar doldu. Daha fazlasını alamaz" der. Usta misafirine döner "haklısın" der. "...ama senin fincanın da ağzına kadar dolu. Birazını boşaltmadan, daha fazlasını alamazsın."

Arama
  Ara
Twitter
Tag Bulutu
Yazar Cafe
Takvim
<May 2021>
SMTWTFS
2526272829301
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
303112345
Bağlantılar