"...Bir zamanlar yıkıp yok etmek istediği bu kutsal mekan için 7 çeşit kumaş dokuttu. Yemen'in en iyi kumaşları, sarı ve beyaz şeritler halinde diktirildi...

Kral Wara başladığı işi büyük bir özenle bitirdi ve bir kapı, bir de altın anahtar yaptırıp şehrin ileri gelenlerine teslim etti. Sonra ordusuyla birlikte yola çıktı.

Dinlenmek için iyi bir yer dediği topraklara geldiğinde buranın bir başka kutsal şehir olduğunu muhtemelen bilmiyordu. Shamuel (ki Kral'ın sadık ve bilge bir veziriydi) bu toprakların büyüsünü hissetmişti. Dönme zamanı geldiğinde kral'ından izin istedi.

Kral, Shamuel'in gözlerindeki ışıltıyı gördü, izin verdi. Shamuel, bir kaç adamıyla birlikte burada kalabilirdi. Sonra vezirinin anlattıklarını düşündü. Kendisi de burada kalmalıydı. Şüphesiz burası sıradan bir ülke değildi. Ordunun ileri gelenleri hararetle karşı çıktılar, Wara mutlaka dönmeliydi, yönetmesi gereken büyük bir ülke vardı ve o olmazsa krallık olmazdı. Wara sorumluluklarıyla yüzleşti ve Shamuel'i bırakarak yola çıktı.

Yola çıkmadan önce adamlarına bir şey daha emretti. Geride kalan askerleri için ihtiyacları olan herşeyi barındıran, sağlam duvarlarla örülü bir şehir kurdu. Seyahat notlarını yazdırdı ve bu mektubu ahşap bir kutunun içine mühürleyerek Shamuel'e emanet etti. Zamanı geldiğinde mektup, sahibine ulaştırılmalıydı.

Giderken şöyle söyledi : "Mektubun sahibi sen hayattayken gelirse bunu kendi ellerinle o'na ver ve söyle o'na, ilk inananlarındanım. Şayet ömrün o'nu karşılamaya yetmezse, bu mektubu çocuklarına emanet et."

...

Shamuel'in ömrü, beklenen ziyaretçi için yeteri kadar uzun değildi. Mektup tam 21 kez babadan oğula emanet edildi. 21. emanetçinin adı Abu Aioub idi. Görür görmez tanıdı. Mektubu sahibine ulaştırdı.

Çarşamba sabahı O'nu ziyaret ettim. Mektup hala o'ndaydı.

 

 

 

 

Dun suadiye cafe'deydik. Biraz is yaptık sonra gri elbiseli kızıl saçlı kadınla, 4 aralık'ta evlenecek  olanı evine gonderdik. Parası olan adamı da yolladık. Antalyalı'yı yan masaya aldık, kocasını karşımıza...

Ol deyince olmak'tan başladık. Sonra fark ettik; başladığımız yer, herşeyin zaten bittiği yer. Pluto'nun okulundan çıktık, daha mütevazi bir yere demir attık. Ve orada... çok önemli bir terim öğretti bu dost bana : Detached Observer !

Hergün onlarca script'in tam ortasında buluyoruz kendimizi. Oynadıktan sonra fark ediyoruz - bu bir script. yazılmış bir senaryo. İyi de bir rolümüz olunca, kaptırıyoruz kendimizi, kaybediyoruz gerçekliği ve "baaaam!" bir de bakıyoruz rol yaptığımızı unutmuşuz, kızmışız, öfkelenmişiz, dünyanın bize yansıttığı halimizi görmezden gelmişiz, ve malesef... düşmüşüz.

Detached Observer'lar bu genellemenin dışında. Onlar kendi sahneleri gelmeden tanıyorlar script'i. Kendilerine bakıyorlar tıpkı bir başkası gibi. Alıyorlar verilen mesajı. Düzeltiyorlar kendilerini. (bazen de kutluyorlar öz benliklerini) ama asla kaptırmıyorlar ne bedenlerini ne ruhlarını.

"Çok kıskançsın" dendiğinde mesela... çıkıyorlar o bedenden, dürüst ve bağımlı olmayan bir gözlemci oluveriyorlar ve bu mükemmel reçeteyi yudumluyorlar. Eksiksiz yudumlamışlarsa bu reçeteyi, "kıskanç" kelimesi artık sadece filmlerde karşılarına çıkan eski bir script oluyor onlar için.

Being detached observer... Denemek ister misiniz ?

Hararetli bir konu konuşulurken bir masanın etrafında, konu ne olursa olsun, ister dün geceki maç, ister alışveriş... ister iyi niyetli bir çağrı, ister bir sitem - ilk cümlenizi kurmadan niyet edin önce observe etmeye sonra detached olmaya... Söylenen herşeyin sizin için sahnelendiğini düşleyin. Her kelime, her mimik, her iltifat, her sitem... sadece sizin için. Ablanız komşusu hakkında konuşurken, sizin hakkınızda konuştuğunu hayal edin. Hakeme küfredilirken,size küfredildiğini düşünün. Nerelerde sabrettiniz, nerelerde sahne aldınız not edin.Tamamen dürüst olun ve kendinizi observe edin. Sizi rahatsız eden her kelimenin içine girip kendi teşhisinizi koyun, gönlünüzün rahat ettikleriyle hiç zaman kaybetmeyin, size dokunanlara odaklanın.

Yazın reçetenizi, iyileşin. (okudunuz ya... iyileşmeye başladınız bile. Geçmiş olsun :)

 

"0" lar ve "1"ler...

Etiketler : serkan sedele fehmi sedele 0 ve 1 Kategoriler : Kişisel Yorumlar : 0 Yorum
12
Nov

Ben küçüktüm. Istanbul reklam diye bi'yer vardı. Helikopter kiralamışlardı. Bir resim çektirmişlerdi. Sonra onu alıp reklam yapmışlardı. Öyle herkes yukarı çıkıp resim çekemezdi. Biri vardı. Herkes onu tanırdı. Ustaydı. Herkesin gördüğünü başka türlü görürdü. Hiç tanışmamıştım ama anlatırlardı.

Büyüdüm. Ben de bir resim çektirdim. Bir ayna vardı. Önünde kırmızı elbiseli bir japon dururdu. Ama aynı karede hem resim çekmeliydi hem de film. Öyle herkes eğilip çekemezdi. Biri vardı. Herkes onu tanırdı. Ustaydı. Herkesin gördüğünü başka türlü görürdü.

Tanışınca fark ettim. Bu adam o adamın oğluydu. Usta'nın oğlu gene ustaydı.

Yıllar geçti. Biz dost olduk. Yemekler yedik hayaller kurduk. Dün oldu. Özlem geldi. "Yerleşme. Gidiyoruz" dedim. O'nu da aldım. 101'e geldim.

Bi solukta konuştuk. Bir de baktık, büyük usta da orda. Belki haddimizi aştık - gittik eline bir i.phone verdik. Resmimizi çek dedik.

Çekti. Harika çıktık. Kim ne derse desin, o çekti diye böyle çıktık.

(Kamera'nın attığı tarihte ne yazıyordu biliyor musunuz ? 11.11.010 - saat kacti biliyo musunuz ? 1.10. Serkan Şedele'nin ofisinin kapı numarası kaç biliyor musunuz ? 101.)

hayat "0" lardan ve "1"lerden ibaret. Bir ilişkinin her adımında binlerce "0" yazıyoruz bir kenara. Sonra da dostluk testi gelince önümüze, alıyoruz elimize kocaman "1" i, koyuyoruz bütün "0" ların ya başına, ya sonuna...

Bu defaki... başına. Serkan'a ve değerli babası Fehmi bey'e... (Ah. evet. Tabi bi de Ozlem'e :)

 

SİNCAP AŞŞK'I.

Etiketler : aşşk cafe Kategoriler : Kişisel Yorumlar : 1 Yorum
10
Nov

Erken gittik. istediğimiz masayı seçtik. Aslında sincap'ın uyuduğu masanın yanındaki masayı seçtik. Sonra doldu. Oturacak yer kalmadı. Bir tek bizim yanımızdaki masaya kimse oturamadı çünkü sincap izin vermedi.

Bir kaç israrcı müşteri şansını zorladı. Garson kızı çağırdı, "Kediyi ordan alır mısınız?" dedi. Ama kız burun kıvırdı. Sincap orda uyuyor dedi. Kısacası... müşteriyi değil sincap'ı tercih etti.

Bu çok hoşuma gitti. Aşşk böyle bir yer işte. Seviyorum ben bu yeri :)

...Kapıyı o açtı. Üzerinde bordo rengi bir robdöşambr vardı. Beyaz saçları özenle geriye yatırılmıştı. Biraz yaşı vardı ama çok yakışıklıydı. Bana demir bir tabanca verdi. Bir de gümüşten bir top. "Buğulu Gözler"i yeni bitirmişti. Yo. Hayır. O bir artist filan değildi. Bir film prodüktörüydü. Oğlu, annemle evlendi.

...Yasemin kokularıyla uyandım. Bir de kızarmış ekmek kokusu... Bugün evdeydi. Gemi daha yeni gelmişti. Kış güneşi vardı, salonun cephesi yerlere kadar camla kaplıydı. Üsküdar'ın bütün ışıltısı içimize doldu. Bir kalıp tereyağının içine bal katıp karıştırdı. Kahvaltım hazırdı. Biraz yaşı vardı ama çok yakışıklıydı. Yo. Hayır. O bir artist filan değildi. Bir geminin kaptanıydı. Kızı, babamla evlendi.

Bi' sabah okula gitmek üzereyken bir aşk mektubu buldum. Biliyorum okumamalıydım ama mutlaka okumalıydım. Okudum. Babam bir kelime büyücüsüydü - gerçek bir romantikti.

Sezon finalleri vardı. Tam 16 dakika oldu. Annem gelmedi. Elim topta, gözüm koltuktaydı. Nihayet geldi. Ben oynadım, biz kazandık. gelmeseydi kimbilir kim kazanırdı ?

Çok eski zamanlardı. Yalova'da akasyalar vardı. Brent Cross'ta Wimpy's... Annem Mc Enroe'yu tutardı, babam için sadece Borg vardı. Bir de ping pong masamız vardı. Yemek biter bitmez maç başlardı.

6 yaşında bir tabancam oldu. 13 yaşında bir walkman'im. 17 yaşında otomobilim.

Olağanüstü öğretmenlerim oldu. Batesman, Jaynes, Nazım Efendim...

bir piyanistim, bir gitaristim, bir ebruzenim, neyzenim oldu evimin içini sevgiyle, müzikle, sanatla dolduran...

...ve bir denizcinin kızıyla, bir film prodüktörünün oğlu oldu bütün bunları bana veren.

A bene placito :)

 

 

 

 

 

 

You learn - you heal.

Etiketler : jenny Kategoriler : Kişisel Yorumlar : 0 Yorum
2
Nov

It was sunday. Cold and sun day. Beautiful spotless day.

A suicide bomber didn't agree. Added red - blew himself up - took away the brilliance.

...minutes later Jenny posted me a note: "Are you ok?"

Jenny is Jewish. I met her while she was in Paris - working for Publicis. She is a committed girl. Very patriotic. Very dedicated. She left a parisian life - moved to Jerusalem. I remember talking to her about life in Israel and how suicide bombers were practically a part of life and how sometimes people see suspicious looking strangers as potential terrorists. At that time I must admit I didnt really relate. I do now.

...but the topic of terror is way beyond my height. It's Jenny's note I want to talk about. How personel experiences make us sensitive and caring. And how this natural reaction turns into a greatly appreciated smile on someone's face (in this case - mine)

There is always a carefully hidden lesson behind the visible. The visible is what you see on tv. People running in panic through the corridors of a hospital. And it's bitter. It's devastating. You can not help but hate. The visible is ugly - but the visible... is not always the truth !

The truth is called Jenny. The truth is the first thing you do. Not to feel anger or share hate but to make sure the person you care for... is ok !

I was angry when I watched the first cuts on tv. I was frustrated. I was sick. Then I read Jenny's note. I learnt. I healed.

(thank you :)

 

 

 

 

Arama
  Ara
Twitter
Tag Bulutu
Yazar Cafe
Takvim
<December 2020>
SMTWTFS
293012345
6789101112
13141516171819
20212223242526
272829303112
3456789
Bağlantılar