THE DIVINE PROPORTION.

Etiketler : the divine proportion Kategoriler : Kişisel Yorumlar : 0 Yorum
6
Mar

Bir kürsü var. Arkasında biri kırmızı, biri beyaz kırlangıç bayraklar asılı. Tam ortasında, bir sabah çok erken bir saatte hayal ettiğin ucu kesik bir logo. Önünde sen varsın. Senin önünde onlarca insan. Projektör var ve büyük bir perdeye yansımış, 1200'lü yılların başında yaşamış dahi bir adamın portresi...

Böyle başlıyorsun "The divine proportion" adını verdiğin konuşmaya. Her zamanki gibi coşkulu değil. Bilakis sakin. Üstelik hızlı hızlı akıyor slide'lar.

Hiç kimseye bakmıyorsun anlatırken. Ne hissettiklerini merak etmiyorsun. Doğadaki her şeyin ilahi bir ölçüye göre tasarlandığını, kusursuz bir matematiğinin olduğunu, etrafındaki herşeyin (ama herşeyin) üzerine dahice gizlenmiş ve nakşedilmiş olduğunu anlatıyor, sessizce dinliyorsun kendini.

...belki de ilk defa. Hem konuşuyorsun hem dinliyorsun hızlıca akan cümleleri. Sonlara doğru bir şeyler katmaya çalışıyorsun kendinden. Bozuluyor büyü. Fark ediyorsun, toparlıyorsun bütün konuşmayı. Bitiriyorsun hiç bitmeyecek bir yerde. Çünkü elektirikler kesiliyor derinlerde bir yerde.

"olsun" diyorsun, gülümsüyorsun. Bu bile "divine" bir proportion.

 



Kalktım. Sabiha'ya gittim. 9'a bindim. Ercan'da indim.

Bir araba kiraladım. Dans eden küçük beyaz bulutlar vardı. yol açıktı, berraktı, üzerimde ince bir gömlek vardı. Derin bir nefes aldım.

Lefkoşa'ya geldiğimde 4'tü. Pasaport'a girdim. güldüm, eğlendim, dinlendim. Sonra akşam oldu, uyudum. Biraz daha dinlendim.

Kalktım. Bir müzeye gittim. Yarısını gezdim, yarısını sonraya bıraktım. Bir toplantım vardı. Doğu Akdeniz'de bir konuşmam vardı. İçeri girdim, bir salon dolusu dinleyicim vardı.

Facebook'tan konuştuk, dijital dünyadan, kazanılan milyon dolarlardan, cennetten ve çalışkanlardan... "Like" iyidir dedim. "dislike" iyi değil.

Severim Kıbrıs'ı ben. Istanbul, soğuktan donarken, içimi ısıtan bir kaçamak oldu, kış güneşinin altında iki dilim hellim, bir düzine güleryüz... (İşte bu yüzden oradaki herkese ve özellikle de Vecdi'ye sıcak çikolata tadında teşekkürler :)

Sabah 6'da başlar istanbul hayatım, çoğu zaman bir toplantı bitmeden diğeri başlar bu koca şehirde. Durmak yasaktır, hep bir şey olur, öğle yemekleri yarım saatten az olur.

...Gloria's'ta oturdum, karşı masadaki 2 kadını seyrettim. 50'den az değildiler, 35'ten çok değildiler.

Büyük şehrin bizden aldıklarını, ada insanının dinlenmiş yüzünde gördüm. Çok isterim - hatta umarım ki biraz ders aldım.

Uçağa binerken düşündüm. iş hayatımın en yoğun günleriydi ve tam 2 günüm ofisten uzak geçti. Pişman mıydım ? hiç değildim. Dinlendim. Üstelik çok şey de öğrendim.

Bir temenni ile ayrıldım bu leziz ada'dan - beni dinleyenlerden biri, bu adanın ilk gerçek e.ticaret portalını düşlesin istedim. Gülümsedim ve bindim 10A dedikleri şu koltuğa...

İyki gittim. Tazelendim :)

Bir iş toplantısıydı. Cuma sabahıydı. Yağmurluydu. Soğuktu, harikaydı. (Çünkü Çelikpalas'taydı.)

Yolu değişmiş, otoparkı değişmiş. Kapısı, kapıyı açanı, bavulları taşıyanı değişmiş. Lobisi, kıyafetleri, odaları değişmiş. Ama öyle çok şeyi aynı kalmış ki... Harikaydı.

Özlemişim Bursa'yı. İnsanını, sokaklarını, yeşil beyaz formasını. Özlemişim çocukluk anılarımı.

...ve Firuze'yi özlemişim. 25 sene sonra oturduğum o rahat koltuk, belki yeni bir döşemeyle kaplanmıştı ama... ben gözlerimi kapadığımda burda değil ordaydım, aynı bar'da, Sezen Aksu'nun tam karşısında. Gülümseyerek ve hayranlıkla...

Seviyorum ben bu oteli. Anılarımı hiç bozmadan saklayan, hatır şinaz bir anı koleksiyoncusu...

GOOD NIGHT AND GOOD LUCK...

Etiketler : edward murrow kaddafi aref Kategoriler : Kişisel Yorumlar : 0 Yorum
21
Feb

Bugün Libya'da yer yerinden oynuyor. Ama Kaddafi ve Libya konulu haberlerin tümünün toplamının 10 katından daha fazla "Aref" haberi okunmuş.

Üstelik, "Harika bir gösteriydi" demek için değil, Aref'in foyasını nasıl ortaya çıkardık demek için.

Aklıma Edward Murrow geldi - Good night and Good luck

OKAN, ACUN VE BEN...

Etiketler : ekran yüzleri Kategoriler : Kişisel Yorumlar : 0 Yorum
19
Feb

Televizyonda bir adam var. Şarkı söylemeye çalışıyor. Olmuyor, yerlere yatıp, ölü taklidi yapıyor. Hiç olmuyor. Yeniden şarkı söylüyor. malesef gene olmuyor...

Dakikalardır ekranda. Yeteneksizsiniz yarışmasında prime time'da. Banttan yayınlanan bir program  bu ve ruh sağlığından şüphe ettiğim bu adam müthiş bir air time alıyor. Herkesin gülmesi, alay etmesi ve muhtemelen viral alanda yayılıp daha çok insan tarafından rencide edilebilmesi için, Acun, gösterdikçe gösteriyor.

Aklıma Okan Bayülgen geliyor. Geçen hafta hararetle savunduklarımı, bu adamı gördükten sonra yazmaya karar veriyorum. Bu ülkenin ekran yüzleri, para kazanmak için mutlaka başkalarının acizliklerinin sırtına mı binmeli ? Alay etmek, hor görmek, montaj makinesinin başına geçip keyfe göre yargılamak mı zorunda ?

Meşhur olmak için ne pahasına olursa olsun ekrana çıkan adamlar tabi ki özgür iradeleriyle orada. Okan'ın kesip biçtiği videoların kahramanları da az kaşınmadılar, kabul ediyorum. Ama "sorumluluk" diye bir şey gelmez mi kimsenin aklına ?

Medyanın artık hiç parası yok. Ucuza kaçmak bir zaruriyet oldu. 283 dakika süren dizilerimz var ve başkalarını rezil ederek sırtlarından para kazanan cingözlerimiz var. Anlıyorum...

Bütün bunları anlıyorum. Peki ama, bütün bunlara alet olmak istemiyorsam, ben kendi ülkemde, bir cumartesi gecesi RAI seyrederken, hangi müşterimin reklamını hangi kanalda göstereyim ?
Arama
  Ara
Twitter
Tag Bulutu
Yazar Cafe
Takvim
<December 2020>
SMTWTFS
293012345
6789101112
13141516171819
20212223242526
272829303112
3456789
Bağlantılar