(*) Fanatik Basket Dergisi için yazdığım makale'dir.


Yazmalıyım. Çünkü basketbol, hayattan daha büyük. Hayat dediğin bireysel bir spor. Basketbol; ilahi bir takım oyunu.

 

Abartılı mı buldunuz? Kapatın gözlerinizi, sizi bir son çeyreğe götüreyim. Birbirlerinin toplamından daha fazla enerji üretebilen bir takımla tanıştırayım. Öylesine “takım” olsunlar ki, “imkansız”dan fazla olsunlar. 21 sayı geriye düşsünler mesela… seyirciler pes edip salonu terk etsin, spiker “bu defa olmaz” desin. Korku dolaşsın. Bir tek onlar inansın.

 

Olamaz mı? Olabilir. 21 Aralık 2006’da oldu. Yarın, gene olabilir. Jazz yaptı. Efes yapabilir. Çünkü basketbol, normal değildir. Bir basketbol oyuncusu, özellikle de meziyetleri bol bir oyuncu, kendinden daha büyük bir şeyle “connect” edebildi mi, her an herşey olabilir.

 

Burada matematik işlemez. Kaba kuvvet, işlemez. Taktik, bireysel beceri, şans… eskilerin masallarıdır - işlemez. Bu gizemli an’da fizik kimyayla buluşur. Henüz var olmayan, “yaratılır”, enerji, üretilir. Artık bu bir oyun değildir. Bir zamanlar 21 sayı rehavetine kapılmış sıradan insanlar ve gözlerini hırs bürümüş – bütünleşmiş – artmış bir “takım” hiç de adil olmayan bir savaşın içindedir.

 

Hafızalarınızı yoklayın. Böylesine bir şaraptan bir yudum aldınız mı? Öyleyse, basketbol’dan başka hiç bir şey kesmez sizi. Henüz tatmadıysanız, belki de fark edemezsiniz onların 5 kişiden çok daha fazla olduklarını. Tanrı, kutsal kitaplarında görünmez ordularından bahseder. Böyle bir maç seyredin, ayetler bile önünüze açılır.

 

Diyeceğim şu ki, onlar sıradan değildir. Bazıları’nın alnında “Celtics” yazar. Bazılarında “Türkiye”. Ah. Evet. Çoğu zaman onlar da insandır, hata yapabilir. Ama onlar, kendilerinden daha büyük bir güç’le “connect” edebilenlerdir.

 

Yani… daha fazla saygıyı hakederler. Bir sonraki maçı seyrederken, hatırlayın.

Duvar Yazısı

Etiketler : duvar yazısı - iftira - Kategoriler : Kişisel Yorumlar : 1 Yorum
21
Sep

Kaldığım otelin balkonundan iki katlı bir bina gözüme çarptı. Denizin üzerinde, ağaçlar arasında, muzipçe saklanmış bir bina.

Kalktım, gittim, buldum. Ana yoldan uzanan, dar, dolambaçlı bir sokağın sonundaydı. Yaklaşınca fark ettim - burası yıllarca önce terk edilmiş bir huzur evi. Duvarları sökülmüş, pencereleri kırılmış, çiçekleri solmuş burukluklar ülkesi.

Bir kaç dakika önce buraya uzaktan bakarken, zengin ve mutlu bir adamın evi sanmıştım. Hayal kırıklıkları...

Hüzün an'larına dokunup da hayaller üzerine varsayımlarda bulunmak istemem. Bir an evvel döneyim istedim. Arabama bindim. Karşıdaki duvarın üzerine kocaman harflerle yazılmış bir cümle gördüm :

"Siz iftira atmayı kolay sanırsınız. Oysa Allah katında bu büyük bir günahtır"

Bir kaç dakika önce bu duvar yazısını hatırladım ben.

Köy düğünü

Etiketler : köy düğünü - ağaç bir masa Kategoriler : Kişisel Yorumlar : 1 Yorum
18
Sep

Beni geniş, ağaç bir masanın baş köşesine oturttular. Önüme harika bir kahvaltı serptiler. Ben çayımı yudumlarken etrafımda koşuşturdular. Şaşırmak üzereydim - fark ettim; önemli bir koşuşturma bu. Benim etrafımda koşuşturmuyorlar...

Bir köy düğünü var ve ben davetsiz bir misafirim. Oysa buraya davetli olmayan giremez. Madem ki girebildim, demek ki davetliyim. Zaten herkes güleryüzle bakıyor...

Çayımı hızla yudumlamak istiyorum. Yaşlı bir el dokunuyor ellerime. "Sen acele etme" diyor. Yanıma damat adayı oturuyor. Ben gene hızlanmaya niyetliyim. Aynı el, gene dokunuyor. "Sen... acele etme" diyor.

Keyfimi sürüyorum. Çayımı bitiriyorum. Arkamda biri var, hissediyorum. Dönüp bakıyorum; Gelin gülümsüyor. Yaşlı el'in sahibi işaret ediyor. Şimdi yan tarafa geçmeliyim. Çünkü nikah vakti...

Köy düğünleri bildiğimiz gibi değil. Bolca sohbet, kahkaha var. Her kelimenin arasında mecazlar var. İlişki yönetimi hakkında sırlar var.

Yaşlı el'in sahibi, gelinin ve damadın ellerini üstüste getiriyor ve kendi eliyle örtüyor. Tam klişe sözlere gelecek sıra. Birden duruyor, damada soruyor; "İyi bak geline, aynı kız mıdır ? yoksa başka biri midir ? Evlenmeye niyet ettiğin bu hanımefendi midir ? Senin sevdiğinin yerine başka birini koymamışlar değil mi ? iyi bak... iyice bak".

Kahkalar kopuyor, herkes bunun bir espri olduğunun farkında. Damat kendinden emin, kocaman bir gülümsemeyle haykırıyor. "Budur. Sevdiğim kız'dır. Yanlışlık yoktur."

Düşünüyorum. Bir karar vermeden önce, nikah an'ından saniyeler önce, niyet edip yolculuğa çıkmadan hemen önce, işte böylesine uzun uzun sormalı. "İyice bakmalı insan yapmak istediği her işe."

Vaz geçmek bir seçenek değil çünkü. Ne evlilikte, ne ilişkide ne de basit bir ticari faaliyette. Adamakıllı architect edilmeli - her detay düşünülmeli.

O gökdelen dikilecekse eğer, zemin katta misafirlerinizi karşılayan, kolları altın sırmalı, kırmızı paltolu kapı görevlisinin üzerindeki gömleğin kol düğmeleri, arsa henüz alınmadan, nikah henüz kıyılmadan "iyice düşünülmeli".

 

Başka bir yazarı konuk etmek istedim bu gece. Neden yapıyorum bunu acaba ? Kız çocuklarının babaları hakkında söyledikleri şeyler hoşuma gidiyordur belki de. Ya da babasını kızından önce tanımışımdır, sevmişimdir adamı ve yıllar sonra hatırlamışımdır ilk buluşmamızı. Hiç biridir, hepsidir, buralarda yazılamaz şeylerdir, belki de özlem'dir sadece, kalpten gelen nakşedilmiş sözcüklere...

Haydi okuyun :


Atilla Kıyat Arena’da Uğur Dündar’ın konuğuydu dün gece.
Böyle söyleyip geçmek olmaz, bilenler bilir zaten, kendisi babam olur.
Program geç saatte olduğundan, onun da telkinleriyle, kayıt tuşuna basıp uykuya geçtim.
Sabah, internet sayfalarından yorumlar çarptı gözüme. Övgülerin yanında eleştiriler de vardı elbette. Gerçi, eleştiri demek eleştirinin sözlük anlamına uymuyor. Hakaret demeli belki de…

Merakla oturdum ekranın başına. Henüz sadece ilk yarım saati izlemişken, aradım babamı.
Onunla gurur duyduğumu, ilham aldığımı söylerken tutamadım göz yaşlarımı. Bu nedenle de anlatamadım tam olarak beni etkileyenin ne olduğunu.

Yoğun bir duygu seliyle geçti tüm günüm. Yazmadan dinmeyecek belli…

Bir resmin bütününe bakarken detaylara hakim olma becerisine,
Gözlem yeteneğine,
Özeleştiri yapış biçime,
İfade özgürlüğünü cesaretle kullanışına,
Özenle seçtiği kelimelere,
Duygularını böylesine sahiplenip, açık ifade edebilişine.

Bir kez daha, babam olmasından ve tüm söylediklerinden bağımsız olarak hayran kaldım, ümitlendim, cesaret ve ilham aldım.

Dün konuşulanları dinledikten sonra, bir kez daha, dünyada yaşadığımız sorunların temelinde yatan büyük nedenlerden birinin “ötekileştirme” olduğunu anımsadım.

Bayram tatilini geçirdiğim bir Yunan adasında, içimde “burada beni bıraksanız yaşarım” hissini doğuranın, her halimle, olduğum gibi kabul görmek, bir “Türk”, bir “turist”, bir “kadın”, bir “anne”, bir “eş”, bir “müslüman” değil de, “insan” olduğumun bana her an hissettirilmesi, sadece varlığıma verilen değer olduğunu fark ettim.


Ülkem için dileğim, özümüzde sahip olduğumuza emin olduğum “çeşitliliğe değer verme” yetisini tekrar kazandığımız, katılmasak dahi aykırı fikirleri duymaya tahammülümüzün olduğu, ve tüm bu aykırı seslerin dile getirilmesine imkan tanıyan güvenli alanı sağlamamız hep birlikte.

Bunu başardığımızda….
“Güzel günler göreceğiz çocuklar….”

Mavi

Etiketler : renkler Kategoriler : Kişisel Yorumlar : 0 Yorum
3
Sep

"Seçim hakkı" diyorlar buna. Neredeyse özgürlük diyecekler bu büyük tuzak için. Birisi bize "kırmızı mı olsun, yeşil mi" dese, seçim hakkımız olduğunu düşüneceğiz.

...Oysa mavi'yi unutturuyorlar, farkında bile değiliz.

Dinle !

Etiketler : ,title= tarçın rengi hayatın sesi Kategoriler : Kişisel Yorumlar : 1 Yorum
29
Aug

"Tanrı'yla sohbetler" Böyle bir kitap var raflarda.

Bugün düşündüm bunu. Tanrı'yla sohbet edebilir miyim diye düşündüm. Gökyüzüne baktım ama nereye baktığımı anlamadığımı fark ettim. Gördüklerimin sınırı yoktu. Oysa taa liseden biliyorum ki, bu baktığım gökyüzünün sınırı var - ben göremiyorum. Üstelik, bu gökyüzünün bittiği yerde, bu uçsuz bucaksız örtünün üzerinde henüz başlayan bir galaksi var. Ve onun ötesinde bilinmezler ülkesi...

Tanrı'yla sohbetler ha ? Bilmediğim, tanımadığım, daha önce hiç görmediğim birine ne sormak isterdim acaba ?

Sonra biriyle buluştum bu sabah. Güzel bir rengi vardı. Yeşilin koyu tonlarında biriydi. Üzerinde tarçın rengi bir elbise, dik duran, emin adımlarla yürüyen, kararlı ve ne dediğini bilen bir elçi.

Anlattıkları saklı bir gülümsemeye sürükledi beni. Sabah aramaya koyulduğuma yaklaştırdı beni. Dedi ki : Sen Yaratıcı ile konuşamazsın ama O sana anlatır. Üstelik her nefeste, binlerce eseriyle, yeryüzünün tüm renkleriyle, merak ettiğin her şeyi anlatır. Bıkmadan, yorulmadan, tekrar etmeden. Her zaman yeni bir lisanda, rengarenk, sürprizlerle dolu milyon tane çeşnisiyle...

Lakin sen, acelecisindir. Anlatılanların arkasındakini dinleyecek kadar sabırlı değilsindir. Görünenin arkasındaki görünmeyene uzaksındır.

Yolda yürürken bir çiçekçi sana bir demet gül uzatsa merak edip düşünmezsin. Restaurant'ta en iyi masa sana ayrılsa çok şanslı olduğunu düşünürsün ama aslında düşünmezsin. Hayatı tüketmekte ustasındır ama hayatın sesini duyamazsın.

Duymak ister misin ? O zaman dinle. Hayatın sesini dinle. Hayatın sesi O'nun sesidir. Cevap verme. Sadece dinle...
Arama
  Ara
Twitter
Tag Bulutu
Yazar Cafe
Takvim
<December 2020>
SMTWTFS
293012345
6789101112
13141516171819
20212223242526
272829303112
3456789
Bağlantılar