9 ay önceydi. Hayatımın bir köşesinde her zaman yer alacak küçük dev adam Burçin Badem aradı. Beni bir dostuyla tanıştırdı. Anlattıkları büyülü bir iksirdi. Kanıma karıştı.

2 ay önceydi. O günlerde hiç tanımadığım ama artık hiç unutmayacağım bir adamı, bu defa ben aradım. O da beni Pendik Belediye Başkanı Kenan Şahin’le tanıştırdı. Anlattıklarım aynı iksirde yıkanmıştı. Kanına karıştı.

Böylesine güçlü bir fikir, insanın kanına karışınca, her hücresine bulaşıyor. Hayat bulmadan rahat ettirmiyor. 7 Haziran sabahı, Pendik Belediyesi’nin sorumluluğunda ve sayın bakanımız Egemen Bağış’ın yüksek enerjisi ve itici gücüyle “Şampiyonlar, çocuk yaşta keşfedilir” ismini aldı ve fikir, hayat buldu. Yani kovsanız da gitmez, aşağılasanız da küçülmez.

Pendik ilçe sınırlarında yaşayan çocuk yaştaki sporcu adaylarının “hepsini” uluslararası standartlarda kabul görmüş bir test protokolünden geçirerek, ülkemizin spor geleceğini apaydınlık günlere taşıyacak bu proje, her gün bir yetenek keşfetmeye, her gün bir hayat kurtarmaya, her gün bir ailenin geleceğini yeniden tasarlamaya vesile oluyor. Yıllar sonra kürsünün en tepesinde, boynuna altın madalya takılacak o çocuk, işte burada büyüyor.

Bu tatlı iksiri, “iyiliklerle yıkanmış” bir Belediye Başkanı’nın kanına karıştırdığım için çok mutluyum. O’nun vizyonuyla büyüyen bu serüveni sonuna kadar takip ettiğim için çok mutluyum. İsimsiz bir kahramanın (ki büyüsü bozulmasın diye burada dahi ismini zikretmeyeceğim) nihayet hak ettiği gülümsemeyi yüzüne yerleştiren o sabırlı, bonkör ve sürprizlerle dolu Yaratıcı’ya minnettarım ve borçluyum.

Hak etmediğim bir duyguyla dolaşıyorum bu günler. Gurur olabilir. Emin değilim. Aslında ben… sadece çok mutluyum.

Como... Filmlerde gördüğün kadar güzel, göremediğin kadar kalabalık kasaba. Milano'ya bir nefes uzaklıkta. Ve biraz yukarıya doğru çıkarsan, tepelerde bir yerde, küçük bir köy var. Adını hatırlamıyorum, küçük bir gösteriyi seyrettikten sonra yanına gidip tanıştığım adamı hatırlıyorum; Aaron Craig. Yazar, oyuncu, yönetmen, müzisyen... Kısacası "çok yetenekli" dürüst adam. Üstelik iyi de bir aşçı. 

Haftasonu Istanbul'daydı. "Power Of Acting" için... İnsanın içine işleyen, duygularını yükselten, maskelerden arındırıp, gerçeğe doğru cesaretle sürükleyen çok özel bir workshop için. 

...ve cumartesi gecesi, çok yetenekli bir başka özel ruh ile, Claire Colb ile, sadece 15 kişilik bir mutlu azınlık için, unutulmaz bir oyun sergiledi. 

Onları seviyorum. Yaptıkları işi seviyorum. Bu kursa katılan insanları seviyorum. Seviyorum yükseklerde dolaşan herkesi ve herşeyi. 

 

NE, NASIL VE "NEDEN"

Etiketler : ne, nasıl, neden Kategoriler : Kategorilenmemiş Yorumlar : 2 Yorum
27
May

 

işte size, herkesin, ama "herkesin" hiç düşünmeden cevaplayabileceği bir soru : Ne ?

Bugün "ne" yapıyorsun ? Öğle yemeğinde "ne" yiyelim ? Bu kadına "ne" yazalım ?... Ne kadar kolay değil mi ? işte bu yüzden, herkes bir şey yapar. Hiç düşünmeden yapıverir. Çünkü hayatın "ne" kısmı pek kolaydır. Düşünmene gerek yok. Yap gitsin. 

"Nasıl" tarafı biraz daha zordur. Mesela "Bugün biraz iş yapalım" derseniz, ya da "öğle yemeğine fırında makarna" yiyelim" ya da "bu kadından indirim isteyelim", iş gelir bunu "nasıl" yapacağınıza. Bakın, bu kısmı pek kolay değildir işte. Düşünmek gerekir. Bir yol bulmak, araştırmak, üzerinde yatıp kalkmak gerekir. En azından fırında makarna'nın tarifini almak gerekir. Lakin bütün zorluklarına rağmen, çoğumuz bunu da beceririz. Nasıl'ını bulur, yapıveririz. 

Bir aşaması daha vardır ama herşeyin. "neden" diye bir kelime vardır, kendi yaptığımız eylemlerde çok sık sormayız bunu kendimize. "Neden" bugün iş yapmalıyız merak etmeyiz. Oysa vardır bir sebebi. "Neden" fırında makarna çekmiştir canımız, üzerinde durmayız. Oysa vardır bir sebebi. O kadından "Neden" indirim istemek gelmiştir aklımıza, düşünmeyiz. indirim demek daha çok kazanmak demek deriz. Oysa vardır indirim istemenin bile bir sebebi. 

"Neden" önemlidir doğrusunu isterseniz. Mesela düşünüyorum ben şimdi. "Neden" yazdım bütün bunları diye. Bulduğumuz şey, kucaklar bazen hepimizi. 

 

Cuma günü, ajans hayatımızda 2 önemli hareket vardı. İkiye bölüneceğimizi düşünenler de vardı ama öyle olmadı işte. Çoğalmayı başardık. Çünkü biz, çok az insana nasip olan büyük bir lütuf ile ödüllendirilmiş insanlarız. Biz... yaptığımız işi "çok" seven, aynı anda daha fazla yerde olabilenleriz. 

Adobe ile başladı günümüz. Tanıdıklarımız zaten öyle ama yeni tanıştıklarımızla da sanki yüzyıllardır beraberiz. Jason, Terry ve Paul... (Onlara evangelist de diyebilirsiniz) 3 yabancı toprak adamı, bu kadar mı hergün evinizdeymiş gibi olur, bu kadar mı egolardan arınmış, bitmek tükenmek bilmez, cool, calm and collected olur. Yaratıcı güç'le bu kadar mı kolay blend edilir ?

Kanyon'daydık. 300 kişi gelsin, gülümseriz demiştik. Ya 500 oldu ya 1000. O kadar kalabalıktı ki içerisi, saymaktan vaz geçtik. Çok sevindik ve herşeyin bir öğle yemeğinde konuşulduğunu düşününce, bize çarçabuk güvenen Zeynep'e dünyanın en zor bulunan ama çok güzel bir duygusunu vermek istedik. (ve umarım bize güvenen hiç kimseyi mahcup etmedik.)

...

Saat 3 oldu. HP'deydik. Bir toplantının bitimine 45 dakika kala, içeri biz girdik. 40 kişiydiler. Belki biraz fazla. Bazılarını ilk kez tanıdık. Ama aynı şey gene oldu. Sanki bir ömür boyu berabermişçesine bizimleydiler ve biz de onlarla. Bana bir söz verdiler ve sözlerini de tuttular. Arttılar. Eksilmediler ve eminim ki hatırladılar. Çünkü liderlik böyle bir şeydir. Sorumluluk gerektirir. Söz vermek yetmez. Sözünü tutmayı gerektirir.

Bitince... ve ben izin isteyince, kapıda beni bekleyen Filiz'e, Serkan'a, Oya'ya, Berrin'e, Tolga'ya bir şey söylemek istedim. Utandım, söyleyemedim. Neyseki bir blog'um var benim. Kendime gelince, işte buradan yazıveririm. Siz, kendimi değerli hissetmemi sağlıyorsunuz. Teşekkür ederim :)

UNUTKANLIK...

Etiketler : can düşmanın Kategoriler : Kişisel Yorumlar : 0 Yorum
15
May

Unutmuşsun. Hay Allah! Bu nasıl oldu ? Oysa hatırladığında, her şey nasıl da hemencecik oluverirdi. Unutkanlık... senin can düşmanın.

Farkında mısın, en zor kasaları açan şifreyi biliyordun sen. Seni aramasını istediğin adamı nasıl da iradesiz bırakırdın... Yağmurlu bir Cuma öğleden sonrası, adımını atar atmaz seni karşılayacak taksi şöförü nasıl çağırılır biliyordun. 

Unutkanlık... senin can düşmanın !

Bir twitter arkadaşım var benim. Adı Fırat Yılmaz. 15 yaşında ve Beşiktaş taraftarı ama ben onu Lebron James taraftarı olarak tanımıştım. Dün gece Ülker Sports Arena’daydı. Harlem Globetrotters, The International Elite gösteri maçında. Bir tweet’ini görünce rica ettim, bu hafta Fanatik Basket gazetesindeki köşe yazımı, benim yerime o yazsın istedim. Bu, Fırat'ın ilk köşe yazısı ve ben çok isterim ki, ondan çok büyük yaşta olan insanlar, bu ilk yazıda yazılanları dikkatle okusunlar. 

 

“...Maç başlamadan önce hepimizin tanıdığı, dünya’nın en ünlü maskotu Globie, çocuklarla oynadı ve yaptığı hareketlerle herkesi güldürmeyi başardı. Harlem geldiğinde inanılmaz bir gürültü çıktı. Maç öncesi ısınma şutlarında öyle fantastik atışlar, hareketler yapıyorlardı ki; Eminim herkes o anda içinden ‘’ Bu adamlar insan mı? ‘’ diye geçiriyordu.

Maç başladı. Harlem, inanılmaz alley-oop’lar, crossover’lar yapıyordu. İnsanüstü şeylerdi yaptıkları. Bu gösteri maçının kuralları farklıydı ama kurallar Harlem’i pek etkilemiyordu. Şovlarına, seyircileri güldürmelerine her şekilde devam ediyorlardı.

Maçın çok zevkli geçtiği dakikalarda anons yapıldı ve fotoğraf çektirmek için gençlerin parkeye inmeleri söylendi. Anonsu yapanlar yaptıkları şeyden pişman oldular. Oyuncularla resim çektirmek, onların saçbandı ya da bilekliklerini almak için seyirciler birbirini ezdi.

Harlem Ekibi, insana çok sempatik geliyordu. birkaç izleyici çağırdılar ve onları da gösterinin bir parçası yaptılar. Onlara hediye vermeyi de unutmadılar tabii.

Maç sonunda kazanan takım Harlem oldu tabi ki. Salon görevlileri, parkenin kenarını takip eden bir ip tutturdu ve güvelik de bu ipi tutarak, insanların izdihama yol açmadan imza alabileceğini düşündü. Tam yanımda, bariyeri aşmak isteyen, en fazla 6 yaşında diyebileceğim bir çocuğun, insanların görmemişliği nedeniyle parkeye sert bir şekilde düştüğünü ve kafasını da keskin bir yere çarptığını gördüm. Büyük olasılıkla kafasını yarmıştı, Çocuğunu güvenlikten alan babası, oğluna sert bir biçimde bağırıyordu. Ne kadar garip değil mi?

Parkeye indim ve oyuncuların imzalarını almaya çalışanların ne kadar vahşi olduğunu gördüm. Güvenliğin tuttuğu ip ise, birçok çocuğun bir yerlerini kesti Harlem, eminim bu görüntüden hiç hoşnut kalmadı. Akıllarından, ‘’ Bir daha buraya gelmek istemiyorum ‘’ diye geçirdiklerinden emindim.

Saat 20.00 civarında, Türkiye, çok güzel bir organizasyona daha damgasını vurdu insanlarıyla. Bu eğlenceden çıkardığım sonuç şuydu: - Türk İnsanı, eğlenmeyi bilmiyor, nerede es vereceğini de akıl edemiyor..."

Arama
  Ara
Twitter
Tag Bulutu
Yazar Cafe
Takvim
<December 2020>
SMTWTFS
293012345
6789101112
13141516171819
20212223242526
272829303112
3456789
Bağlantılar