13

Etiketler : Üzerinde güneşin hiç batmayacağı ülke Kategoriler : Kişisel Yorumlar : 0 Yorum
27
Oct

 

13 yaşında gittim. yaklaşık 10 yıl orada yaşadım. İngiltere. Kralların, Kraliçelerin toprakları. Üzerinde güneşin hiç batmayacağı ülke. (ben söylemedim. Krallardan biri söylemiş. Güneş hiç batmasın diye...)

Reklamcılık okudum. Benim dönemimde shortlist ettikleri 60'ya yakın öğrenci vardı ama sadece 30 kişilik bir sınıf. "Bir şeyi çok istersen olur" derler ya... İşte o gün öyle değildi. Kimin ne kadar istediği değil, kimin kod'ları daha uyumluydu.

17 yaşımın anıları özeldir. Çocuklukla yetişkinlik arası gidip gelinen, yorucu, ama tadına doyum olmaz bir ara istasyon. Seyrek saçlı, takım elbiseli, otoriter ama çok karizmatik bir adam girdi o kalabalık sınıfa. İngilizlere has bir uslupla konuştu: "Bayanlar... ve tabi ki Baylar... Dikkatinizi ödünç alabilir miyim ? Geldiğiniz için minnettarız ve inanın bana, hiç birinizi hayal kırıklığına uğratmak istemezdik çünkü buraya kadar geldiyseniz, kim size "yeteri kadar iyi değilsiniz" diyebilir ki. Ama malesef sınıf gördüğünüz büyüklükte ve şimdi çocukça bir oyun oynamalıyız ve bu oyun, geleceğinizi belirlemek zorunda"

"13" yazdı tahtaya. Kocaman rakamlardı bunlar. Çok uzaktan bile görülebilir. Çok zarif bir "3" dü mesela. Yıllar sonra bile hatırlanabilir. Sonra dedi ki : "Bunu ikiye bölün. isminizi, soyadınızı ve cevabınızı yazıp bize bırakın. Sizi arayacağız"

...ve bu inanılmaz bir dersti. Yaklaşık 10 saniye sürdü ve hayat boyu hatırlanacak. Bir şey öğretmedi. Özellikle de bir kağıt parçasına hızla "6.5" yazıp gidenler için... Bir şeyi açığa çıkarttı. Sende varsa, açığa çıkmalı. Yoksa, zaten çıkamaz. İyi bir öğretmen işte bunu yapmalı. Hepimizde olanı açığa çıkartmalı. Yoksa... zaten çıkamaz. 

 

BİR YAZAR, BİR KADIN, BİR AŞIK...

Etiketler : eylül Kategoriler : Kişisel Yorumlar : 0 Yorum
19
Oct

Bir pazar sabahı, uzak bir ülkede, Eylül güneşinin arkadaşıydım. Bir göl kenarında, bir dondurmacının, sokağın ortasına fırlattığı masalardan birinde, tren istasyonunun karşısındaydım. Franceska'yı bekliyordum.

Elimde bir kitap, sihirli kelimeler ve defalarca okuyup gülümsediğim bir pasajdaydım. Bir türlü geçemiyordum. Bir türlü doyamıyordum. Bir türlü hazmedemiyordum.

Aylar geçti. Neredeyse bir yıl. Sabah çok erken bir saatte, kalabalık olacağı besbelli bir törenin ilk misafirlerindendim. Ben 9'da başlayacağını sandığım için, O, erken gelmeyi sevdiği için, herkesden önce oradaydık. Yanına gittim. Omuzuna dokundum. Kendimi tanıtmayı unuttum. Söze o göl kenarından başladım. Ve yazdığı bir cümleyi tam bir yıldır aklımdan çıkaramadığımdan...

Sen kimsin demedi. Şaşırmadı. Kendini saklamadı. Su gibi aktı, anlattı. Okuduğum şeyleri, gözlerimin önünde yaşadı.

Bir yazar, bir kadın, bir aşık'tı. 

YOLCU...

Etiketler : hint hikayesi Kategoriler : Kişisel Yorumlar : 2 Yorum
10
Oct

Dünyanın belki de en eski Hint hikayesidir. Belki de biliyorsunuzdur. Belki de bilmenize rağmen hiç okumamışsınızdır. Okumak ister misiniz ?

Çok eski zamanlarda bir orman varmış. içinde de, günlerdir aç ve susuz, yavaş adımlarla yürüyen, yorgun bir adam. Bu adam bir an içinden geçirmiş. "Keşke" demiş. "Arkamı döndüğümde bir sofra olsa, karnımı doyurabilsem". Adam arkasını dönmüş ve bir sofra bulmuş ve karnını doyurmuş. O kadar aç ve susuzmuş ki, bu sofra nasıl geldi diye merak bile edememiş.

Günlerdir ilk defa bir yemek yediği için de, üzerine bir rehavet çökmüş. "Keşke" demiş. "Arkamı döndüğümde, geniş, rahat bir yatak olsa." Adam arkasını dönmüş. Geniş ve rahat bir yatak varmış. Yatmış, uyumuş. O kadar yorgun ve halsizmiş ki, bu yatak nasıl geldi diye merak bile edememiş.

Uyandığında ormanın ortasında, karnı tok ve geniş bir yatağın içinde yapayalnızmış. Düşünmeye başlamış. Sofrayı, yatağı, bütün bu akıl almaz olayları bir bir aklından geçirmiş. Birden içini bir korku sarmış. "Garip şeyler oluyor etrafımda" demiş. Korkuyla birlikte ormanın derinliklerindeki sesleri de duymaya başlamış ve "Aman Tanrım" demiş. "Bir ormanın ortasında, yapayalnız ve savunmasızım. Yırtıcı bir hayvan gelir, saldırırsa, ben ne yaparım?" Adam arkasını dönmüş. Yırtıcı bir hayvan gelmiş. Saldırmış.

Bu çok eski hikaye, işte burda bitiyor. Düşüncenin, istemenin, düş kurmanın gücünü anlatıp gidiyor.

Yazdım. Çünkü iki gün önce ajansımda bu hikayeyi anlatırken "keşke" demiştim. Bunu blog'uma yazsaydım.

 

Sometimes, I think of the Sun and the Moon as lovers...

who rarely meet, always chase and almost always miss one other.

... But once in a while, they do catch up.

...And they kiss !

...and the world stands in awe of their eclipse. 

BİR TERAZİ VARSA HAYATINIZDA...

Etiketler : terazi burcu Kategoriler : Kişisel Yorumlar : 0 Yorum
1
Oct

Genç bir kadın var caddenin karşısında. Zarifçe dökülmüş, toprak rengi bir etek var üzerinde. Beline oturmuş, dizlerinin altına kadar inen asimetri. Beyaz, gösterişsiz bir gömleğin üzerinde sıradan bir ceket, eşlik etmeye çalışıyor o eteğe... Kimbilir kimin hayal gücünde şekillenmiş ipeksi bir kumaş parçası.

Rüzgar var ve birazdan yağmur yağacak. Aklıma gelen ilk şey; "o etek ıslanacak."

Terazi burcu hakkında söylenen her şey doğru. Venüs'ün etkisindeyiz biz. Siz gözünüzü kapatıp açana kadar, güzel olanı, olmayandan ayırt ederiz biz. Siz, her şeyi tek tek, tane tane incelerken, biz güzel olanı mıknatıs gibi çekeriz. Bir kaç gram aldıysanız, saklamayın sakın, görürüz biz. 

Sohbetin bittiği anı da biliriz. Tadınızı kaçırdıysak elmacık kemiklerinizden, ilginizi yitirdiysek göz bebeklerinizden anlarız. Lakin çoğu zaman sizden önce anlarız (eğer anlamak istersek biz)

Bir terazi varsa hayatınızda, uyumlu ya da nazik değildir, kandırmayın kendinizi. Düşünceli, detaylara hakim, dengeli filan değildir. Kandırmayın kendinizi... Ama kararsız da değildir. İşte asıl bu konuda, "sakın" kandırmayın kendinizi. Öylesine posesiftir ki "güzel" olanın peşinde, kendisini ikna etmesi zaman alır. Beğendiği şey, ruhunun derinliklerinde bildiği o "çok beğendiği" şey değilse eğer, gider gelir... ama sonunda mutlaka bulur onu. Ne zorluğu, ne uzaklığı önemlidir artık. Hiç bir şey "güzel" olan kadar önemli değildir. 

Ğüzel, güzeldir işte. Başka hiç bir şey, yeteri kadar güzel değil.

 

1.   Mutlu olmanın formülü var mıdır ? : Eğer hatıralarımız, ezberlediklerimiz, seyrettiğimiz filmler, okuduğumuz kitaplar olmasa, “mutlu olmak” için ne gerekir diye hiç düşünmeyiz. Ama birisi sorsa bize, mutlu olmak için ne gerekir? dese, o kadar çok veri olduğunu fark ederiz ki hafızamızda, sanki çok iyi bildiğimiz bir şeyi anlatamayacakmışız gibi hissederiz. Söyleyecek çok şeyimiz vardır. Bu konuda bir exper bile sayabiliriz kendimizi. Ama kelimeler dökülmeye başladığında anlarız – aslında nasıl mutlu oluruz bilmiyoruz. Biz sadece ezberlediklerimizi, okuduklarımızı, seyrettiklerimizi geri çağırır, başkalarının mutluluk yorumlarından bir kokteyl hazırlarız. İleri derece yalancılık işte böyle bir şeydir. Yalan söylediğimizi biz bile bilmeyiz çünkü “mutlu olmanın formülü”nü bilmediğimizi asla itiraf edemeyiz.

 

2.   Cennet neresidir ? : Çok eski zamanlardan beri tasvir edilmeye çalışılan bir mekandır ama tıpkı mutluluk gibi, herkesin cenneti de farklıdır. “Cennet gibi bir ada” ya da “kendimi cennette sandım” benzeri cümleleri hepimiz duymuşuzdur. Yani biz cenneti hep bir mekan olarak algılarız. Oysa belki de cennet bir mekan değildir. Belki “O” bir an’dır. Ve eğer öyleyse, kuvvetle muhtemeldir ki, cennet – içinde bulunurken kendini güvende ve huzurlu hissettiğin, tek bir şeyin bile değişmesini istemediğin, sonsuza kadar her şeyin aynı kalmasını istediğin bir an’dır. Bu yüzden de herkesin cenneti farklıdır.

 

3.   İstemek : Cennet’teyken hiç bir şey istemek zorunda değilsek... İstemeye başladığımız an, cehennem’e mi düşeriz ? Yo. Hayır. Öyle düşünmeyin sakın. İstemek, yeniden cennet’e yükselmek için elimizdeki sihirli değnektir aslında. Ama dikkatli olmak gerekir. Çünkü istemek çok tehlikeli bir donanım olabilir. Ne isteyeceğinizi bilmezseniz, cennete yükselmek yerine cehennemin derinliklerine doğru da sürüklenebilirsiniz.

 

4.   Bu dünyaya gelirken : Doğduğumuz gün çok değerli bir bilgiyi  yanımızda getiririz. “istemek”. Bir yolunu bulup istediğimizi de elde ederiz. Özellikle bebekken, her istediğimizi mutlaka elde ederiz. Bazen hemen, bazen biraz ağlayıp huysuzluk yaptıktan sonra. Ama mutlaka, istediğimizi elde ederiz. Aslında “istemek” konusunda bir olimpiyat oyunları düzenlense, hepimiz katılabilir, hepimiz bir madalya için kendimizi şanslı görebiliriz. “istemek” o kadar içimizdedir. Üstelik sadece istemeyi değil, istediklerimize sahip olmayı da biliriz.

 

5.   Gecenin ortasında... : Hepimizin başına gelmiştir. Saat gece yarısını geçmiş ve bizim canımız koca bir Big Mac çekmiştir. Başkasının canı çekmişse, “bu saatte yenir mi?” deriz ve bu saatte yenmeyeceğine kendimizi de kolayca inandırırız. Oysa bizim canımız çekmişse, durum farklıdır. O Big Mac mutlaka bulunmalıdır. Arabanın anahtarlarını nereye koyduğunuzu hatırlamasanız bile olağan üstü bir gayretle bütün evi dolaşır, o anahtarları bulursunuz. Üzerinizde pijamanız varsa, üşenmez, tekrar giyinirsiniz. Sonra kilometrelerce yol gider, o Big Mac’e sahip olursunuz. İstemek, arzu edilene kavuşmanın vaz geçilmez enstrümanıdır.

 

6.   Beklentiler : Peki ama o Big Mac yendikten sonra nasıl hissedersiniz hiç düşündünüz mü ? Çok büyük ihtimalle, Big Mac yendikten dakikalar sonra, yola çıkarken şekillendirdiğiniz haz beklentisinin çok altında bir duyguyla başbaşa kalırsınız. Arzularla ilgili değişmez gerçek budur. Hiç bir zaman, hiç bir materyal arzu, tatmin edildiğinde, hayal edilen düzeyde bir haz oluşturmaz. Bu duygunun adı “hayal kırıklığı”dır ve bununla başa çıkmanın tek yolu vardır – yeni bir arzu ve dolayısıyla yeni bir istek. Big Mac örneğinden yola çıkarsak, belki bir tatlı, belki bir gece kahvesi, belki sahilde uzun bir yürüyüş. Ama beklentiler daima gerçeklerin üzerinde set edilir. Böyle olduğu sürece de hayal kırıklığı kaçınılmazdır.

 

7.   Biz daima bizim olmayanı isteriz : Hayat hiç durmadan akıp gittiği için ve arzularımızın oluşturduğu beklentilerimiz her zaman çok yüksek olduğu için, “istemek” hayal kırıklıklarımızla yüzleşmeme fırsatımız olur. Hayatımız boyunca kırmızı bir spor araba düşlesek, onu satın aldığımız gün, yeni bir düş’ün tohumlarını atmaya başlarız. Çünkü artık o bizimdir ve ilk günkü heyecan erimeye başlamıştır. Oysa bizim her an yeni bir heyecana, hedefe, peşinden koşulacak bir metaya ihtiyacımız vardır. Bize bu öğretilmiştir ve daha azıyla asla yetinemeyiz. Aslında, biz, daima bizim olmayanı isteriz ve işte bu yüzden de o’na asla sahip olamayız.

 

8.   Sahip olduğumuzu istemek... : Cennet’i deneyimlemeyi denemek ister misiniz ? Hiç bir şeyin değişmesini istemediğimiz bir an yaşamak ister misiniz ? Şeysel adalarında bir tatil için binlerce dolar vermeden de böyle bir an yaşayabilirsiniz. Tek yapmanız gereken, zaten sizin olan bir şeyi istemeniz. Alışık olduğunuz bir şey değil biliyorum. Çünkü biz programlanmış insanlarız. Bizim olmayanı istemeye programlanmış, doyumsuz varlıklarız. Ama denerseniz, alışılagelmişin dışına – programın dışına çıkabilirsiniz. Herşeyin çok önceden yazıldığı bir dünyadan, yeni bir dünyaya geçebilirsiniz. Sahip olduğunuz bir şeyi düşünün ve o’nu isteyin. Bunu becerebilirseniz, sahip olduğunuz şeyin değerini, abartıdan, yüksek beklentilerden arınmış bir şekilde görebilir, bilebilirsiniz.

 

.....

 

9.   Siz karar vermeden önce... : Bir odaya giriyorsunuz ve karşınızdaki kişi konuşmaya başlıyor ve siz, o kişi hakkında karar veriyorsunuz. O’nu sevip sevmediğinize, ne kadar uyumlu giyindiğine ya da ne kadar bakımsız olduğuna karar veriyorsunuz. En azından böyle olduğunu zannediyorsunuz. Oysa gerçek biraz daha farklı. Artık kesinleşmiş bir ilim sayesinde söyleyebiliriz ki, beyninizin nörolojik uzantıları, siz o odaya girmeden bir kaç salise önce, birazdan olacaklar hakkında karar önerilerini size iletiyor ve eğer sistem nasıl çalışır hakkında bir bilginiz yoksa, 100 defanın 100’ünde de, bu önerileri alıp, kendi kararınız gibi onaylıyorsunuz. Çünkü her şey çok çabuk oluyor ve siz, hiç bir etki altında kalmadığınızı düşünüyorsunuz. Oysa siz, en etkili güç tarafından hipnotize edildiniz ; kendiniz ! Bu durumu dopler çekimleri altında izlerseniz, kendi gözlerinizle de görebilirsiniz ki, sizi verdiğiniz kararlara sürükleyen ve bilincinizden yaklaşık 0.2 saniye önde koşan, sizden daha derin bir “siz” varsınız ve kararları işe o “siz” veriyor. 

 

10.   Program : Bu anlatılanları çok gelişmiş bir software olarak düşünün. Doğduğunuz günden bugüne kadar yaşadığınız – farkına vardığınız ya da fotoğrafını çekip bilinçaltına attığınız herşey ve önemsiz sandığınız trilyonlarca kareyi aynı anda process eden, neredeyse hiç hata yapmayan, sizin için neyin doğru neyin riskli olduğuna sizin adınıza karar veren ve yaşadığınız hayatı yöneten bir program var ve size o kadar yakın çalışıyor ki,  o’nun hazırladığı herşeyi kendiniz hazırlamış sanıyorsunuz. Patron siz’siniz sanıyorsunuz ama patron siz değilsiniz. Program sizi yönetiyor ve üstelik... en zeki tuzağı da, sizi, kendi kendinizi yönettiğinize inandırıyor. 

 

11.    Sürprizlere yer yok : Program hakkında bilmeniz gereken bir şey daha var. Program, sürprizleri sevmez. Geçmişinizde olanları ve onlara gösterdiğiniz reaksiyonları, genlerinizdeki birikimleri öyle donanımlı bir şekilde process eder ki, yatay dünyada yaşadığınız sürece, onun güçlü önerileri, sizin özgür iradeniz gibi işlem görür ve hareketleriniz günlük yaşamanız boyunca yapabileceğiniz en doğru şeylermiş gibi gelir. Günün sonunda biri sizi uyarsa, kritik etse, siz kendinizi haktlı çıkaracak sebepleri, şartlar altında en iyisini yaptığınızı kolaylıkla savunursunuz. 

 

12.     Dikey dünya : Programdan memnun olanlar için, programda kalmak isteyenler için sorun yok. Onlar hayatlarına zdevam edebilir. Ama programdan çıkış arayanlar için, çıkış dikey dünyayadadır. Bunun ilk şartı da, bu workshop'ta konuşulanlar dahil, geçmişinizden ödünç alacağınız herşey, benim ya da diğerlerinin anlattığı herşey, bir kenara bırakılmalı, kendi derinliklerinize bakmalısınız. Çünkü geçmiş ve başkaları ile gelecek ve endişeleri, sizi çabucak yatay dünyaya geri çeker. O kadar hızlı çeker ki, fark edecek zaman bulamazsınız. Üstelik program, sizi rahatlatacak maharetli bir sebep de önerir ve dikey dünya saçmalığını bir kenara bırakıverirsiniz. Dikey dünya bir masal mıdır yoksa programdan çıkış mıdır - buna kendiniz karar vermelisiniz. 

 

13.      Sandığımızdan daha fazlasıyız : Bu workshop'un sizde bırakmasını istediğim tek şey, şu an her ne kadar olduğunuzu düşünüyorsanız düşünün, düşündüğünüzden çok daha fazlasına erişiminiz var. Bu hakkınızı kullanmak istemeyebilirsiniz. Ama "istemek" size verilmiştir ve onu kullanmadan iade etmek, en azından sizin seçiminiz olmalı. Istediğinizi zannettiğiniz şeyleri, program size önerdiği için mi yapıyorsunuz ? Eğer öyleyse... bugüne kadar hiç bir şey istememiş olabilirsiniz. Çünkü dikey dünyada, her istediğiniz sizin olabilir. İsteyin. Sizin olsun. 

Arama
  Ara
Twitter
Tag Bulutu
Yazar Cafe
Takvim
<December 2020>
SMTWTFS
293012345
6789101112
13141516171819
20212223242526
272829303112
3456789
Bağlantılar