Sen, bütün bunları yaparken...

Etiketler : kızılderili yakut Kategoriler : Kişisel Yorumlar : 0 Yorum
17
Nov

Bir at vardı, kimseyi yanına yaklaştırmayan... Yaklaştım. Üzerine bindim. Camların, duvarların arasından geçtim. Rüzgarla yarıştım. Ben kazandım.

Avuçlarının içiyle gökten sofra indiren 3 korkak yolcunun üzerine yürüdüm. Bir mağaranın içine girdim. Kenarları yakut işlemeli tahtım vardı benim. 

Korkusuzdum ben. Denizin üzerine diz çöktüm. Kimsenin göremediklerini gördüm. 

Sürmeli gözleriyle önümde kraliçeler eğildi benim. 3 yüzük verildi. Ve siyah bir araba. Ve gümüş bir kase...

1000 kızılderilinin yaşadığı köye girdim bir gece yarısı. Bütün köyü yaktım. Yenisini yaptım. 

Yeni köyümün içinde, ormanın tam ortasında, kızılderili dostlarımla birlikte, anahtar elimde, düşünüyorum şimdi. "Sen... bütün bunları yaparken, ben nerdeydim" diye.

Ve gülümsüyorum. Yerimi biliyorum.

Seni daha yakından, daha dikkatli seyredicem artık. Ben yokken yaptıkların, hoşuma gidiyor...

 

Yıllar önce 29 Ağustos'tu. İzmir'e indik. Tolga'yla beraberdik. Bir araba kiraladık. Çeşme'ye geldik. Nedendir bilinmez, takıntılıydık. Sanki şarttı. 30 Ağustos'ta Alaçatı'dan başka yerde nefes alınmazdı. 

Bir benzinci vardı. 2 tane CD vardı. Nil'inkini aldık. Arabaya bindik. Başladık dinlemeye. Başkaydık. Bambaşka olduk.

3 günde içimiz dışımız Nil oldu bizim. Sonra döndük. HP'ye geldik. Dedik ki; madem ki üzerini kaplayabiliyoruz biz bu pavilion'ların, biz bunun üzerini Nil'le kaplamak istiyoruz. Serdar biraz çekingendi. Çok dil döktük. İçerde de Irlandalı dostlar vardı. Sonunda "tamam" dedi. 

Sıra geldi Nil'e. Aradık. Menejeri çıktı. O paraya dünyada olmaz dedi. Tam üzülecektik ki üzülmedik. Bir de Nil'in kendisine soralım dedik. Çok uzaklardan bir akrabasını bulduk (babası) sonra da ta kendisini bulduk (ta kendisi) 

Her tarafı yerlere kadar cam bir odamız vardı. Onun da üzerinde yerlere kadar uzanan yemyeşil bir etek. (nil yeşili) Anlattık. Gözlerinin içi güldü. "Ben bunu yaparım" dedi. Anlaştık. Anlaşmamak imkansızdı. 

Her şey bir benzincide başladı. Ya da Çeşme'de. Ya da bir sörf tahtasında. Ya da otelde. Ya da denizin ortasında. Ya da kendimize nasıl bir yalan söylemek istersek orada. Biz, çok eski zamanlardan birinde Nil'i istedik. Nil de bizi. (herşey işte tam orada başladı)

...ve ertesi gün aradı, "yazdım" dedi. Şaka mıydı ? Değildi. Üzeri kahveyle dans etmiş bir kağıt parçası uzatıp söylemeye başladı. Doğrusu... pek güzeldi. Zaten Nil'di.

Herşey olup bitti. Herşey çok güzeldi. Akşam oldu. Serdar bize bir itiraf mektubu yazdı. Ve o taht, bizim gönlümüze işte o gün kuruldu. 

(Diyeceğim o ki... bazen Çeşme'ye gitmeli insan. Tatildeyken yapmalı en zor işleri.)

BİZ

Etiketler : değişim Kategoriler : Kişisel Yorumlar : 0 Yorum
11
Nov

Biz kimiz ?

Zan ettiğimiz "biz"e yakın mıyız ?

Değişir miyiz ? 

Ne kadar istesek, inad etsek, yeminler etsek...

Değişebilir miyiz ?

Birazdan yapacağımız şey'i, yapmayabilir miyiz ?

BUĞDAY

Etiketler : satranç chess and grain Kategoriler : Kişisel Yorumlar : 0 Yorum
4
Nov

 

"çok şey istemem" der Sessa. O bir rahip, bir bilgin'dir.  

O güne kadar kimsenin akıl edemediği bir oyunu icad etmiş ve zamanın Pers Kralı'na, elleriyle işlediği bir tahta ve şekillendirilmiş küçük parçacıklarıyla birlikte hediye etmiştir. İşte bu sayede dikkatini çekmeyi başarır mağrur hükümdar'ın. Kral, bu maharetli adamı ödüllendirmek ister ve sorar : Ne istersin ?

"çok şey istemem" der. "bu gördüğünüz tahtanın ilk kare gözüne 1 buğday tanesi koyun, sonrakine 2 tane koyun. sonrakine de 4. Ve sizin için uygunsa, her gözüne böyle katlanan rakamlarda buğday tanesi koyup bana gönderin"

Kral bir avuç buğday isteyen bu garip adama bakar. Kendisiyle alay mı etmek istemiştir yoksa akılsızın teki midir bilemez. Pek de önemsemez. Adamlarına dönüp "Hesaplayın, verin." der. Arkasını döner gider. 

...

Hikayenin sonu hakkında çeşitli rivayetler vardır ama, matematiği sevenlerin bir çırpıda teyid edeceği üzere, Sessa o gün Kral'ın sandığından daha fazlasını istemiştir, yaklaşık 570 milyar ton buğday istemiştir. Doğrusu, Kral bugün o'na hala borçludur. 

Ve bazen... kolay sanıp küçümsediğimiz şeyler, zannettiğimizden daha fazladır. Ve belki de üzerimizden yüzlerce yıl akar geçer ve biz hala borçlu kalırız.

...

Ah. Evet. Şu hesabı bir de kendileri denemek isteyen şüpheciler için - işte formül :)

20 + 21 + 22 + 23 + 24 + 25 + ... + 261 + 262 + 263 = 264 

 

Bu sabah uyandım. Karşıma çıktı, okudum. Hayatımda bir kez gördüğüm, ışık dolu bir kadının "babalık içgüdülerimi" hınzırca dürtükleyen yazısı. O, bir kaç nefese kalmaz "anne" olacak. (yine) okuyunca hiç şüphe etmeyeceğiniz üzere, harika da bir "baba" var yanında. Bir kaç cümle ileriden başlıyorum yazısına (ki gidip blogunda da okuyun bu leziz yazıyı)

işte adı : Şebnem Eser Akarsu.

işte linki : http://www.benimgibi.net/sana-baba-diye-seslenilmeden-baba-oldun-sen

işte su gibi akan cümleleri :

 

“…Derslerini sadece seninle çalışmak istedi, ezberletmedin, hayattan örnekler verdin diye... 

Mutfakta geçirdiğiniz zamanların hediyesi, annesinden daha iyi havuç doğrayan bir kız çocuğu yarattın.

Çiçek ektiniz, bahçeyi biçtiniz, eline almaktan bile korktuğu basket topu ile gün boyu oynadınız.
 Havuzda  veya denizde saatlerce kaldınız, ne kadar saçma sapan aktivite varsa hepsini icat ettiniz. Buruşan ellerinizi birbirinize gösterip kahkahalara boğuldunuz...



Benim hiç haz almadığım Recep İvedik taklitlerini saatlerce yapıp, yerlere yattınız.

Güldünüz de güldünüz, birlik olup beni makaraya bile aldınız.

Gözleriniz dolu dolu “İkimiz de aynı kadına aşığız” diye şarkı da yazdınız...



Sana “Baba” diye seslenilmeden baba oldun sen…




An geldi birbirinize sinir oldunuz...

Küstünüz...

Ama hiç kırmadınız, kırılmadınız, incitmediniz...

Çekip gitmediniz, arkanızı dönmediniz...

Küçük küçük kızdınız hep...

Büyük büyük laflar edip pişman olmadınız hiç…



Sana “ Baba” diye seslenilmeden baba oldun sen...




Karnımda iken hareketlerini hissetmedin, bebek iken kokusunu içine çekmedin, altını temizlemedin, biberonla beslemedin, hiç kucağına alıp taşımadın, ilk kez yürüdüğünde sana doğru yürümedi, anaokuluna başladığında sen yanında değildin...

Ama...

Bir çocuğumuz olsun dedim sana, “zaten var” dedin bana...

Sen ona can verdin. Sen ona umut verdin, sen ona cesaret verdin... Adaleti, sabrı ve eşitliği öğrettin...

Kocaman kocaman gülmeyi, büyük büyük düşünmeyi  öğrettin.

Hayatın bir oyun olduğunu ama yaşam savaşının gerçekliğini gösterdin..

Kendi babasına “duyması gereken” sevgi bizim evimizde hep var oldu, “Kuzum baban arıyor” diye telefonu uzatan, “Nasılsın babacım?” diyen çocuğa sevgiyle bakabilen de yine sensin...

Sana hayran oldu, sana aşık oldu, seni çok sevdi çok...

Sana baba demedi, belki de tek bir kelimeye sığdıramadığından seni...

Korkmadın mı korktun elbet, ürkmedin mi ürktün elbet, şaşırmadın mı, afallamadın mı, ne yaptım ben, ne yapacağım ben şimdi demedin mi?

Dedin elbet...

Ama oldu sevgilim...

Oldu canımın canı...

Sen çoktan “gerçek bir Baba”...

Sen her şeyden önce sevdiğimiz “en gerçek Adam” oldun..."

 

Olmaz mı ?

Etiketler : 1907 kasırga bon jovi Kategoriler : Kişisel Yorumlar : 0 Yorum
30
Oct

Dün gece kırmızı bir bayrak olsa elimde, bir kaç güneş evvel bir cami'de diz çöksem, olmaz mı? 1907'de doğsam, Fatih hoca'yla bir fincan kahve içsem, olmaz mı? ipod'umda bon jovi olsa, dudaklarımda Farsi bir türkü... olmaz mı ?

Dün gece, feci bir kasırga vurdu Doğu sahillerini. Dün gece hiç durmadı Şam'daki kıyamet. 

 

Ben takım tutmasam, olmaz mı ? 

Arama
  Ara
Twitter
Tag Bulutu
Yazar Cafe
Takvim
<December 2020>
SMTWTFS
293012345
6789101112
13141516171819
20212223242526
272829303112
3456789
Bağlantılar