Shakespeare ya da De Vere...

Etiketler : Etiket Yok Kategoriler : Kişisel Yorumlar : 0 Yorum
12
May

Odamda küçük lacivert kitaplardan oluşan koca bir hazine var. Sheakspeare'in bugüne kadar yazdığı neredeyse herşey. İngiltere'de coğrafya sınavından bile geçebilmek, bu adamla nasıl geçindiğinize bağlı. Önceleri zoraki bir ilişki, sonradan heyecan verici bir dostluğa dönüşüyor da, zorunda olduğun için değil, vazgeçemediğin için okuyorsun her satır bilgeliği... Bazen bir tebessümle, bazen dakikalarca sürecek mistik bir şaşkınlıkla...

Oysa annesi de, babası da evraklara imza atmak yerine ancak parmak basabilen, kendi öz çocukları çok büyük ihtimalle okuma yazma dahi bilmeyen, ilk romanından önceki 5/10 yıl içinde hakkında hiç bir kayıt bulunamayan, ayık kalmakta zorlanan birinden bahsediyoruz. 

"Algı" - işte size hayatınız boyunca gerçeklerin hep bir adım önünde yürüyecek o sihirli kelime.

Sheakspeare gerçekten var mıydı ? Bütün bunları o mu yazmıştı ? O, bir mucize, ihali bir yol gösterici, bir dahi miydi ? Yoksa History channel'de, Hollywood'da, BBC'nin dökümanterlerinde anlatılanlar doğru muydu ? Earl Edward De Vere, kendini saklayabilmek için bir ayyaşı sokaktan kurtarıp hepimizi sonsuza kadar kandırmış mıydı ? (peki ama - Bütün bunların önemi var mıydı ?)

1500'lü yıllarda yaşamadım. Ne William'ı, ne Edward'ı tanımadım. Yüzyıllar sonra elime geçen satırlarda tanıdığım ve sevdiğim duygular, öğretiler, aşklar ve bilgelikler kime aitti bilmiyorum. Ama hayatımı değiştirdikleri için onlara minnettarım. Kişilere değil duygulara... Yazılanlara değil okunanlara... Shylock'lara değil, Beatrice'lere, Romeo'lara, Sezarlara...

Herkesin herşeyi bildiği günlerde yaşıyoruz. Kimsenin sizin nasihatınıza ihtiyacı yok aslında. Ama "siz" kendi Krallığınızı koruyabilirsiniz. Açık olabilirsiniz her yeni fikre. Dinleyebilirsiniz herkesi güleryüzle. Kimin söylediğine değil, "neyin" söylendiğine bakabilirseniz eğer... Hele bir de, kendi kararlarınızı kendiniz verebilirseniz herşeye rağmen... Sizden zengini yoktur bu huzur ülkesinde.

William'ın, Edward'ın ya da bir başkasının söylediği gibi : "Yeterki, herkesi sevin, az'ına güvenin ve kimseye yanlış yapmayın"

Ölümsüzlük üzerine...

Etiketler : Etiket Yok Kategoriler : Kategorilenmemiş Yorumlar : 0 Yorum
7
May

İnsanoğlunun en büyük korkusu, ölüm korkusu. Her hırçınlığın, hazımsızlığın, kıskançlığın arkasında o var. Her yalanın, günahın, kendini kaybetmelerin yanıbaşında o duruyor.

Eğer bu karmaşık dünyanın içinde, bu korkuyu bir an için bile üzerinde hissetmemiş birini bulursanız, sakın o'nu bırakmayın. O ölse bile...

Güç kimde ?

Etiketler : Etiket Yok Kategoriler : Kişisel Yorumlar : 0 Yorum
26
Apr

"Gerçek güç, gücünün farkında olup, onu kullanmayanındır"

Bu eski Tibet söylentisi, kadınlar için fısıldanmıştır. Her sır gibi, bunun da üstü titizlikle örtülmüş, yanlış anlaşılmış, kötüye kullanılmıştır. 

Bugünün "özgürlük" çığırtkanlıkları, "kendi ayaklarının üzerinde durabilme" kavgaları, "hak ve söz alma" çabaları, şeytanca kurulmuş tuzakların üzerine üzerine yürümektir. Kendisinde olan gücü o'na unutturup, zaten sahip olduğu şey için savaşmak zorunda bırakmaktır.

Bir erkek olarak bilirim ki, güç, gücünün farkında olup da, onu kullanmak zorunda olmayan - kadınlardadır. 

Yaratıcı herşeyi mükemmel bir dengede tuttuğu için - Neyseki ve malesef... etrafımızda onlardan çok fazla yoktur.

Birkaç şey istiyorum. Ama "bal gibi" olsun istiyorum.

Etiketler : Etiket Yok Kategoriler : Kişisel Yorumlar : 0 Yorum
24
Apr

Birkaç şey istiyorum. Ama "bal gibi" olsun istiyorum.

Hayal kurmakla düş kurmak arasında fark var. Düş kurabilme sanatını adam akıllı öğrenmek istiyorum. Kıskançlık denen illet herkesde var. Bende olmasın istiyorum. Biraz ağır olacak ama, hased eden, kendine etsin istiyorum.

Biraz burnum aksa somurturum ben. Üstelik... denizim, piyanistim, gitaristim var benim. Dostlarım, aşık olduklarım, çok sevdiklerim var. Afiyet, ömür boyu benim olsun. Hiç hastalanmayalım istiyorum.

Yeni müşterilerim olsun. Eski müşterilerim hep olsun. İşlerim çoğalsın. Bolluk, bereket, yıldızlar ve ay hep bana dönük olsun istiyorum.

Bir İngiliz ortağım olsun. Kahkahalar atarak çalışalım, yalandan dolandan uzak duralım, Avustralya'yı, Yeni Zelanda'yı güle oynaya gezelim, All Blacks önümüzde oynasın, oyunun en heyecanlı yerinde saat 5 olsun, herşey dursun, biz gül desenli porselen fincanlarda bergamut kokulu çaylar içelim istiyorum.

Ben sporu çok severim. Spor için çağırsınlar giderim. İyilik için çağırsınlar, gideyim istiyorum.

Eskiden başımı huzurla dizlerine yaslayıp, zihnime "sen kal" dediğim insanlar var benim. Rüyalarıma gelsinler, gülümsesinler, daha önce hiç duymadığım sayfalardan okusunlar... sonra bir de beni okusunlar, üzerimdeki bütün yükü alsınlar, öyle gitsinler istiyorum.

Kapısında "inspired" yazan bir ev var. İçinde müthiş insanlar var. Olabildikleri kadar iyi olsunlar, sonra biraz daha iyi olsunlar, en sonunda "en iyisi" olsunlar istiyorum. Bahanelerle vakit kaybetmesinler. Neden olmayacağını değil nasıl olacağını düşünsünler, "imkansız" denilen şeyin ne anlama geldiğini öğrenebilmek için lugatlara baksınlar istiyorum.

Como'ya gitmek istiyorum. Ayşenil'le Selim kocaman olsunlar istiyorum. Yeni bir espresso makinesi ve beyaz bir Leica istiyorum. Castello Di Casole'de bir haftasonu istiyorum. Ajda Pekkan 100 yaşına kadar yaşasın istiyorum.

Birbirini hiç tanımayan dostlarım, dost olsun. Dostluklar parayla pulla satın alınmasın. Söz veren sözünü tutsun. Bana güvenen hiç pişman olmasın istiyorum.

Yazsam, sabaha kadar yazarım. Çünkü ben "isteyince olanlardanım" - İstemenin sırrı şükretmekten geçer. Bunu da bilenlerdenim.

İşte bu yüzden, her nefesim "şükür" sayılsın istiyorum.

Bir yudum kahve, bir küçük gülümseme.

Etiketler : Etiket Yok Kategoriler : Kişisel Yorumlar : 0 Yorum
19
Apr

Anahtarı çevirdi. Kapıyı açtı. Anahtarı kapının üzerinde bıraktı. Üzerinde kapşonlu, koyu lacivert bir mont vardı. Çıkardı. Merdivenlerin üzerine bıraktı. Mutfak dolaplarından birini açtı. Birbirinden farklı onca fincan içinden, üzerinde çocuksu motifler olan, çok eski birini seçti. Suyu ısıttı. Bir kaşık kahveyi, bir miktar sütle karıştırdı. Suyu sonra ekledi. Sonra gitti, yarım kaşık daha, kahve ekledi.

Bahçeye çıktı. Tam karşısında duran ağacın neden eğik durduğunu merak etti. Ayaklarını uzattı. Sonra birinin söylediği bir şey geldi aklına. indirdi. Bir yudum kahve, bir küçük gülümse, birini aramasını söyledi o'na. Eli telefonunun tuşlarına gidemeden telefonu çaldı.

...

Kendimi seyrettim bir kaç gün önce. Günlük hayatın içinde önemsiz gibi görünen onca detayın içinde ne var merak ettim. Üzerimize giydiğimiz şeyleri neden giyeriz ? O fincanı diğerlerinden ayıran şey nedir ? Hazır bir kahvenin içine neden biraz daha kahve katılır ? O ağacın eğik olmasının ille de bir nedeni olmalı mıdır ? Aramak istediğimiz biri, tam o anda bizi ararsa, tesadüf müdür, değil midir ? 

...

- Self observation - Bu naif gözlemcilik oyunu, benim dünyamın disiplinlerinden biri. Okurken delilik gibi gelebilir. Eğer öyleyse, 3 paragraf boyu sizi sürüklediğim karanlıklar için özür dilerim. Benim için ise, değiştirilemez gibi görünen kocaman hayatların içine saklanmış sinsi kod'ların anahtarları burada saklı. Yaptığımız şeyleri neden yaptığımızı, tarafsız bir üçüncü göz gibi seyredebilmekte saklı. 

Denemek isterseniz, size bir de uyarım var : Gözlemlediğiniz "siz" her zaman hoşunuza gitmeyebilir. Ama keşfettikleriniz dünyalara bedeldir. 

SEÇMEK ZORUNDA MIYIZ ?

Etiketler : Etiket Yok Kategoriler : Kişisel Yorumlar : 0 Yorum
12
Apr

Seçmek zorunda mıyız ? Bu yaz, hem tatile gidip hem çok çalışamaz mıyız ? 1'den 10'a kadar bir rakam seç deseler, biz onlara gülümseyip bakamaz mıyız ? 

En çok sevdiğimiz film yıldızı, futbolcu, politikacı, onlarca, yüzlerce, binlerce olamaz mı ? Dünyanın en büyük lideri, hem Türk, hem Fransız, hem Afrikalı olamaz mı ? 

Hayat... içinde her gün binlerce duyguyu barındırırken, güneş bazen açıp, bazen yerini rüzgara bırakırken, bazen düşünceli ve dalgın, bazen coşkulu ve mutlu olamaz mıyız ? 

Bir gün gelir, karşımıza olağanüstü bir fırsat çıkarsa eğer... ona "hayır" ya da "evet" demek zorunda değiliz biz. Yeni bir şeye sahip olmak için, eskisinden vaz geçmek zorunda değiliz.

Biliyorum, öyle zannederiz. Bir şeyler giriyorsa hayatımıza, bir şeylerden vaz geçmek zorundayız. Eski kitaplar, yeni öğretiler, workshoplar, seminerler böyle söylemiştir bize. Anneler, babalar, en yakın arkadaşlar böyle fısıldamıştır kulağımıza. Bir şey verilirse, bir şey alınır derler. Yeni bir arabanın eskisi satılır. Bir dükkan açılırsa, bir dükkan kapanır derler. Peki ama... öyle midir gerçekten ?

Belki de öyle değildir. Belki de... karşımıza çıkan her şey, kendi kurallarıyla, iyilikleriyle, kesinlikleriyle ve sınırsızlığıyla geliyordur. Belki de onu sınırlandıran, kurallarını bozan, iyiliklerini kirleten biziz. Bedelsizliğine bedel biçen, hiç bir şeyin bitmediği bir dünyada bir şeyleri seçmek zorunda hissettiren şey, bizim "seçme" hastalığımız.

Belki de... biz izin vermediğimiz sürece, kimsenin bizi hipnotize etmeye hakkı yoktur. 

Arama
  Ara
Twitter
Tag Bulutu
Yazar Cafe
Takvim
<December 2020>
SMTWTFS
293012345
6789101112
13141516171819
20212223242526
272829303112
3456789
Bağlantılar