Bir tweet yazdım bu sabah.

"...where i am is where continents meet - a flirty, springish sun is graciously dancing around the amazing city of Istanbul..."

Sıradan bir tweet'ti benim için. Gökyüzünde bir tek bulut dahi görmediğim bir an'da aklıma gelendi. Tembel bir saatte köprüyü geçerken gözlerime takılandı. Milton Keynes'de oturan bir adam, bir kaç tweet boyunca bu muhteşem şehri seyretti kelimelerimin arasından.

Bu nefs sarhoşluğu alınır alınmaz üzerimden, bir not düşmek istedim buraya.

Bu ne güzel bir ülkedir. Ne şahane bir coğrafyadır. Ne olağanüstü kıvrımlara sahip bir kara parçasıdır...

Bu ne büyük bir lükstür, ne ihtişamlı bir ayrıcalık, ne kadar cömertçe bahşedilmiş bir hediye...

İstanbul'da yaşayıp da sahip olduğunuz herşeyi kanıksadıysanız, "bu zaten hakkımdı" dediyseniz, artık dönüp yüzüne bile bakmazsınız belki de bu dilberin. Ama izin verin hatırlatayım; bu dünyada görebileceğiniz en heyecan verici güzellik o'nun kıyılarından yansır.

Istanbul... Benim, her töre cinayetimde, her kaygısızca açılmış belediye çukurumda, her yanlış park ettiğim otomobilin yanında ve yaptığım her haksızlıkta biraz daha kirlenen ama sabah olduğunda yeniden tazelenen, uykusunu almış gözleriyle ışıl ışıl beni seyreden özgür sevgilim.

Seni seyretmek nefes kesici.

 

 

“Bir düş'ün gerçekleşmesini imkansız kılan tek şey vardır; Başarısız olma korkusu..."

En sevdiğim kitabın satır aralarına gizlenmiştir bu cümle. Hani bir kitabı elinize alırsınız da ikide bir "Evet ya... Evet ya..." dersiniz ya, işte öyle bir kitaptır "simyacı." Çocukluğunuzda okumuşsunuzdur, sonra büyüdüğünüzde, sonra büyüdüğünüzü zannettiğinizde, sonra "daha çok yolum var" dediğinizde...

Her defasında dans eder kelimeler, lezzet katar hayatınıza. Yolculuğu bilen birilerini buldunuz mu bırakmak istemezsiniz. Sanki 2 günlüğüne Paris'e gitmişsinizdir, Champs Elyses'nin ortasında çocukluk aşkınızı bulursunuz.

Hayal kurmakla "düşlemek" arasındaki farkı keşfettiğinizde mutlaka hatırlatır bu cümle kendisini. Düş kurmak "committed" olmayı gerektirir ya, yolculuğun sonunda seni ne beklerse beklesin pes etmemeyi öğretir ya, hani bütün dünya sanki sizi düşünüzden uzak tutmaya çalışır ya, işte o zaman Coelho'nun, bu kutsal kitap kopyası cümle gelsin aklınıza. Düşünüzün gerçekleşmesinin önünde duran o şüphe dolu duygu - başarısız olma ihtimali - korkudur. 

Bir kitap yazıcam deyip de yazamamak ya da kitabı yazsa da kendi kitabını yazamamak, asla bir düş tohumu değildir. Olsa olsa pratik, buruk bir denemedir. Como gölünde kocaman bir ev hayal etmiş, Patogonya'da bir gecekondu yapmışsınızdır. "Düş" ince detaylara kadar nakşedilir.

...ama gün gelir, zihninize bir tohum ekilir, bütün hücrelerinizle yapmak zorunda olduğunuzu hissettiğiniz o gizemli vazgeçilmez çıkarsa karşınıza, başarısız olmaktan sakın korkmayın. Her şeyi yazan El, sizi yalnız bırakmayacaktır.

Bu sakin cumartesi akşamı, benimle yeniden buluşan Paola'ya minnettarım :) Beni okuyan herkese de büyük bir düş dilerim :) Karşınıza çıkan herkese ve herşeye alıcı gözüyle bakın, işaretlerin dilini çözebilirseniz, zihninize görkemli bir tohum ekebilirsiniz.

sevgiyle...

 

Bu sabah Elif Şafak imzalı tweet'te, depremden sonra paramparça olmuş porselen tabaklarına bakan dükkan sahibinin yüzünde gördüm.

Bir bekleme salonunun duvarına asılı televizyonda, kalabalık tekneye oturtulan 5 yaşındaki çocuğun gözlerinde gördüm.

Hiroshi'nin, besbelli ki aceleyle type edilmiş satırlarında gördüm.

...ama hiç birinde, bir kaç saniye evvel karşıma çıkan şu resimdeki kadar net görmedim.

Bu fotoğraf, ilk büyük sarsıntı kuzey kıyılarını yıkıp geçtikten dakikalar sonra çekilmiş. O'na bir poloraid'e bakarmış gibi bakmayın, içine girin, hikayeyi okuyun.

Bir kaç saniye yalnız bırakayım sizi. Gidin o an'a... ve hayatta en önemli şeyin ne olduğunu anımsayın.

...

Televizyon programlarında, gazete röportajlarında, cafelerde, barlarda hep konuşulur bu. Hayatta bizim için en önemli şeyin ne olduğunu caka satarak anlatırız "Mutlu olmak" deriz "kimseye muhtac olmamak" ya da "özgürce yaşamak". Daha da ileri gideriz "kariyer"den bahsederiz. Hatta "başkaları için yaşamak"tan.

Büyük yalanlardır söylediklerimiz. Farkına varmayız, inanır ve inandırırız. Öylesine ustalaşırız ki bu süslü cümleleri kullanmakta, onlarla uyanır, onlarla uyuruz.

sonra...Elif'in tweet'ini okuruz, yukarıda resmi görürüz. Uyanırız.

Bu hayatta en önemli şey "hayatta kalmak"tır, ama biz ...çabuk unuturuz.

1995 yılında tanıştık. Lübnan'lı bir arkadaşım aradı. Hashino san geliyor dedi. Çok değerlidir, tanış o'nunla dedi.

Japonları ilk kez onda tanıdım. Yıllarca konuştuk, buluştuk, sushi yedik, bazen de mantı. Çok severdi bizim yemekleri, herşeyi denerdi. Tam 11 yıl sonra yanında büyük bir müşteriyle geldi. Dostumdu. Müşterim oldu, çok para kazandırdı ama hep dostum oldu.

Her zaman dürüsttü. Her zaman nazik. Ama Japonlara has bir uslübü vardı. Hoşuna gitmeyen bir şey oldu mu, açık sözlüydü. Sert cümleleri görünmez bir blender'dan geçirir, kaşları çatılır, omuzları dikleşir, gene de nezaketini korurdu.

Bir gün bir alacağı birikti bizde. Bir para göndermişti, Yen artmıştı, biz de bir kenara koyduk, bir daha geldiğinde verebilmek için. Almadı. Almayınca veremedik. Ama o gün başka bir şey oldu aramızda. Ben Japon oldum, o Türk. O günden beri ben Japonları çok sever oldum, o Türkleri...

Şimdi haber alamıyorum ondan. merak ediyorum. Eminim yarın... olmadı öbürgün... olmadı haftaya... mutlaka yazar bana. O'na bişey olmaz bilirim. Ama gene de merak ediyorum doğrusu...

O'nunla birlikte, bu kritik saatlerde, o adalarda yaşayan tüm halkımı merak ediyorum. Elimden gelen tek şeyi yapıyorum. Üstelik öyle laf olsun diye değil... Adam akıllı dua ediyorum.

神があなたとともに居ますように…

THE DIVINE PROPORTION.

Etiketler : the divine proportion Kategoriler : Kişisel Yorumlar : 0 Yorum
6
Mar

Bir kürsü var. Arkasında biri kırmızı, biri beyaz kırlangıç bayraklar asılı. Tam ortasında, bir sabah çok erken bir saatte hayal ettiğin ucu kesik bir logo. Önünde sen varsın. Senin önünde onlarca insan. Projektör var ve büyük bir perdeye yansımış, 1200'lü yılların başında yaşamış dahi bir adamın portresi...

Böyle başlıyorsun "The divine proportion" adını verdiğin konuşmaya. Her zamanki gibi coşkulu değil. Bilakis sakin. Üstelik hızlı hızlı akıyor slide'lar.

Hiç kimseye bakmıyorsun anlatırken. Ne hissettiklerini merak etmiyorsun. Doğadaki her şeyin ilahi bir ölçüye göre tasarlandığını, kusursuz bir matematiğinin olduğunu, etrafındaki herşeyin (ama herşeyin) üzerine dahice gizlenmiş ve nakşedilmiş olduğunu anlatıyor, sessizce dinliyorsun kendini.

...belki de ilk defa. Hem konuşuyorsun hem dinliyorsun hızlıca akan cümleleri. Sonlara doğru bir şeyler katmaya çalışıyorsun kendinden. Bozuluyor büyü. Fark ediyorsun, toparlıyorsun bütün konuşmayı. Bitiriyorsun hiç bitmeyecek bir yerde. Çünkü elektirikler kesiliyor derinlerde bir yerde.

"olsun" diyorsun, gülümsüyorsun. Bu bile "divine" bir proportion.

 



Kalktım. Sabiha'ya gittim. 9'a bindim. Ercan'da indim.

Bir araba kiraladım. Dans eden küçük beyaz bulutlar vardı. yol açıktı, berraktı, üzerimde ince bir gömlek vardı. Derin bir nefes aldım.

Lefkoşa'ya geldiğimde 4'tü. Pasaport'a girdim. güldüm, eğlendim, dinlendim. Sonra akşam oldu, uyudum. Biraz daha dinlendim.

Kalktım. Bir müzeye gittim. Yarısını gezdim, yarısını sonraya bıraktım. Bir toplantım vardı. Doğu Akdeniz'de bir konuşmam vardı. İçeri girdim, bir salon dolusu dinleyicim vardı.

Facebook'tan konuştuk, dijital dünyadan, kazanılan milyon dolarlardan, cennetten ve çalışkanlardan... "Like" iyidir dedim. "dislike" iyi değil.

Severim Kıbrıs'ı ben. Istanbul, soğuktan donarken, içimi ısıtan bir kaçamak oldu, kış güneşinin altında iki dilim hellim, bir düzine güleryüz... (İşte bu yüzden oradaki herkese ve özellikle de Vecdi'ye sıcak çikolata tadında teşekkürler :)

Sabah 6'da başlar istanbul hayatım, çoğu zaman bir toplantı bitmeden diğeri başlar bu koca şehirde. Durmak yasaktır, hep bir şey olur, öğle yemekleri yarım saatten az olur.

...Gloria's'ta oturdum, karşı masadaki 2 kadını seyrettim. 50'den az değildiler, 35'ten çok değildiler.

Büyük şehrin bizden aldıklarını, ada insanının dinlenmiş yüzünde gördüm. Çok isterim - hatta umarım ki biraz ders aldım.

Uçağa binerken düşündüm. iş hayatımın en yoğun günleriydi ve tam 2 günüm ofisten uzak geçti. Pişman mıydım ? hiç değildim. Dinlendim. Üstelik çok şey de öğrendim.

Bir temenni ile ayrıldım bu leziz ada'dan - beni dinleyenlerden biri, bu adanın ilk gerçek e.ticaret portalını düşlesin istedim. Gülümsedim ve bindim 10A dedikleri şu koltuğa...

İyki gittim. Tazelendim :)

Arama
  Ara
Twitter
Tag Bulutu
Yazar Cafe
Takvim
<May 2012>
SMTWTFS
293012345
6789101112
13141516171819
20212223242526
272829303112
3456789
Bağlantılar