KEKLİKLERİN ŞAHİTLİĞİ

Etiketler : Etiket Yok Kategoriler : Kişisel Yorumlar : 0 Yorum
26
May

Derler ki, Allah zulmü kendisine dahi yasaklamıştır. Ve bu suçu işleyenlerden intikamını mutlaka alacaktır. 

Eski zamanlarda bir yöreye hükmeden bir Emir vardı. Yolu bu topraklara düşen herkes o'nun şatosunun önünden geçer, bazen konaklamak ve karınlarını doyurmak için kapısını çalardı. Bir yaşlı adamın da yolu düştü ve konaklamak istedi. Önemli bir misafire davranıldığı gibi davranıldı o'na. Önüne koca bir sofra açıldı, hizmetkarlar çeşit çeşit ikram getirdi gümüş tepsilerin içinde.

Tepsilerden birinin kapağı açıldığında leziz bir pilavın üzerinde iki adet kızarmış keklik gördü adam, ve durakladı. Öylesine bakakaldı. Bu tereddütü fark eden Emir sordu : "Neden durakladın yolcu?" Yaşlı adam önce cevap vermek istemediyse de nedense konuşmaya başladı. "Ben, gençlik yıllarımda bu yöreden geçen kervanların önünü keser eşkiyalık yapardım. Bir gün karşıma bir kervan çıktı. Tüm eşyalarına el koydum ve herkesi öldürdüm. Kervanın sahibi yalvardı. "Herşeyimi aldın, canımı bağışla" dedi. Ama dinlemedim. Malın da benim, canın da benim dedim. Bunun üzerine etrafına bakındı da, çok uzaklarda iki keklik gördü. Dedi ki "Yüce Rab'bim. Etrafta hiç kimse yok. Ama şu keklikler şahidim olsun ki, bu adam bana zulmediyor. Benim intikamımı al." Pişmanlık içinde bir iç çekti adam ve şöyle dedi "işte bunu hatırladım"

Sukünet içinde dinleyen Emir, birden ayağa kalktı. Keskin kılıcını kınından çıkardı ve bir hamlede yaşlı adamın boynunu vurdu. Dedi ki : "Kekliklerin şahitliğini kabul ediyorum"

 

BUNU SADECE IŞIK YAPABİLİR

Etiketler : Etiket Yok Kategoriler : Kişisel Yorumlar : 0 Yorum
18
Dec

"Karanlık, karanlığı def edemez. Bunu sadece ışık yapabilir. Nefret, nefreti yok edemez. Bunu sadece sevgi yapabilir"

Martin Luther King öldüğünde 39 yaşındaydı. Otopsi raporunda kalbinin 60 yaşındaki bir adamınki gibi yaşlandığı yazıyordu. Sadece beyazlar için inşa edilmiş bir ülkede nefes alan, kimsenin sorgulayamadığı kalıpları aniden söküp atan, koca bir bağnazlar ordusuna karşı çoğu zaman tek başına direnen bu adam için karanlıktan, ümitsizlikten, nefretten, intikamdan uzak bir yaşam zor ya da kolay değildi. Tek seçenekti.  

Dünyanın bu köşesinde belki de çok tanınmaz doktor King. Ama çok tanıdıktır yaşadıkları. Haksızlıkla, öfkeyle, nefretle, önyargıyla test edilen her insanın içinde bir Doktor King vardır. Ama her insan o'nu açığa çıkaramaz.

BİZ, BU SAVAŞLARI BİTİREBİLİRİZ

Etiketler : moda Kategoriler : Kişisel Yorumlar : 0 Yorum
19
Aug

Hepimiz, dünyamızda değişmesi gereken çok şey olduğunu düşünüyoruz. Hepimiz, hiç bir insanın açlıkla, savaşla, hüzünle yaşamak zorunda kalmaması gerektiğini haykırıyoruz. Haksızlıktan, yolsuzluktan, yalandan uzak bir dünya düşlüyoruz. Hepimiz, eşitsizlikten bıktığımızı söylüyoruz.

Gerçekten böyle mi ? Biz eşitsizlikten nefret ediyor muyuz ? Kendimiz için bir şey isterken, başkası için de aynı şeyi istiyor muyuz ? Biz rakip takımla oynarken, onlar da kazansın istiyor muyuz ?

Üzgünüm ama Hayır! içimizde, değişmesini istediğimiz herşeyin bir ruh ikizi yaşıyor. Bencilliğin, hırsızlığın, sadakatsizliğin ev sahibiyiz biz. Savaşların sebebiyiz. Ayrımcılığın, açlığın, fakirliğin sebebi biziz. Anlaması da kabullenmesi de çok zor biliyorum ama... Yalancıyız biz. Dünyanın bugünkü halinden memnunuz, değişmesini istemiyoruz. Bütün bu haykırışlarımız "moda" olduğu için. 

Her kavganın, yolsuzluğun, ihanetin, içimizi acıtan trajedilerin temelinde biz varız. İnkar ettiğimiz ruh ikizlerimiz. Başkalarını bırakıp kendimize bakmayışımız. Düzelmek yerine suçlamalarımız. Sukünet yerine kıpkırmızı suratlarla bağırışlarımız. Affetmek yerine intikam ateşlerimiz.

Gazetelerde okuduklarımız, internette gördüklerimiz, televizyonda seyrettiklerimiz değişsin istiyorsak, değişmeliyiz. Biz değişmek istemiyorsak dünyanın değişmesini hangi hakla isteyebiliriz ? Biz aynı kalalım. Sigortasız işçi çalıştıralım. Başka kadınlara ikinci bir ev açalım. İşimizi yalanla, rüşvetle büyütelim. Günahlarımızı Allah affetsin. Bencilliğimiz, iki yüzlülüğümüz artsın ama savaşlar bitsin, Suriyeli çocuklar yangında yanmasın, kimse aç kalmasın, altın için kimse kimseyi öldürmesin öyle mi ? Şaka mı yapıyorsunuz ? 

Biz, milyonlarca gibi görünsek de aslında Bir'iz. Bugünün matematiği anlamamıza izin vermiyor ama birgün mutlaka anlayacağız. Kendimiz için istediğimizi komşumuz için de istemedikçe, bu savaşlar bitmeyecek. 

Oysa biz, bu savaşları bitirebiliriz. 

DÜŞ, GERÇEK OLAN TEK ŞEYDİR.

Etiketler : Etiket Yok Kategoriler : Kişisel Yorumlar : 0 Yorum
8
Jul

Bir bilgisayar, ortalama 250.000 resim, 20.000 şarkı ve bir kaç bin video depolayabilirken, beyniniz saniyede yaklaşık 10 katrilyon işlem yapabilir. Üstelik size bile fark ettirmeden…

60 trilyon hücrenize, her saniye boyunca yaklaşık 6 trilyon farklı veriyi aktarabilir. Üstelik size bile fark ettirmeden…

Bütün bunları yaparken, arkasındaki güç odağı : Bilinçaltı dediğimiz şey.

Kim olduğumuzu belirleyen güç. Sizde de var. Komşunuzda da. Köpeğinizde de. Etrafınızdaki herkesde var.

Hayatta kalmamız için gereken mükemmel kan basıncı dengesini, düzenli kalp atışı aralığını, ihtiyacımız olan ideal vücud ısısını ayarlayan, hep O.

Yapabildiği bunca olağanüstü şeye rağmen yapamadığı bir tek şey var: Gerçek ile gerçek olmayan arasındaki farkı algılayamıyor. Zihnimizde gerçek sandığımız herşeyi, gerçek olarak kaydediyor ve biz göz açıp kapayıncaya kadar harekete geçiyor.

Mesela, bir sarsıntı hissettiğinizde, deprem oldu korkusunu yaşıyorsanız, hücreleriniz deprem deneyimi yaşıyor. 

Mesela, tam karşınızda oturan kadının size gülümsediğini sanıyorsanız, hücreleriniz serotoninle dolup taşıyor. (Sonradan, size değil de tam arkanızdaki adama gülümsediğini fark etseniz bile sorun değil. Vücudunuz mutluluk hormonlarıyla yenilendi bile.)

Kısacası, düşünürsek, düşledik demektir. Biz düşlediğimiz şeylerin gerçek olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Bunun ne kadar sürdüğünün önemi yok. Kodlarınıza işlenen her deneyim, bazen hayat boyu değil, nesiller boyu bizimle.

İşte bu yüzden, düşler hakkında söylenen o meşhur laf, doğru. Düş, gerçek olan tek şeydir.

THE INNER EXPERIENCE

Etiketler : Etiket Yok Kategoriler : Kişisel Yorumlar : 0 Yorum
17
Jun

Surely you must have noticed, these days we are surrounded with this magical terminology : "The inner experience" - It's in our late night conversations, on fancy book covers, in French movies, and in talk shows. Therefore, it's in advertising. (Therefore; Here.)

Fortunately, we all know what it is. Unfortunately, only "we" know what it is. (You know, it's not easy to say "exactly" what it is but you know what it is)

To have the experience, you need to know where it is. It is of course, in the inner space. But... at which point of outer space does the inner space begin ? Where's the line ? Where does it become "inner" ?

Well, there is absolutely no difference between the two spaces; they are not in different dimensions. They are defined accoarding to your perception levels.

Inner, is merely the part we can’t perceive even though we see it. Even though an object or an event is within the range of our visible sight, sometimes we fail to perceive. This unperceived side is called ‘inner’.

When this happens - something else happens. An impulse is created from this unconscious encounter. You're not physically aware of it, still, it triggers a chain reaction in your system and you experience something. (Sometimes it's pale blue, sometimes its bright red) Just because you are not consciously aware of this feeling, don't think it's not real. It - is - very real.

This understanding is the foundation behind a fascinating, and sometimes ridicilously funny project of some freaky people in my agency. I believe one day (very soon) they'll come up with a way to create advertising that is deliberately unperceviable and has a value of measurable inner experience that clients will pay to create. (No. its nothing like the 25'th frame)

I am excited.


 

 



VODAFONE OLMASA BEŞİKTAŞ ŞAMPİYON OLUR MUYDU ?

Etiketler : Etiket Yok Kategoriler : Kişisel Yorumlar : 0 Yorum
22
May

Her büyük takım, sezon başında şampiyonluk hayalleri kurar. Büyük beklentiler karşılığında büyük paralar harcar. Kendi şirketleri olsa kesinlikle daha ihtiyatlı davranacak iken, kulüpleri söz konusu olduğunda geleceğe daha iyimser bakarlar. İş planları optimistik başarı eğrisi üzerine odaklıdır. Örneğin sezon öncesi 100 lira harcayacaklarsa, Lig şampiyonluğundan 50 lira, Şampiyonlar ligi'nden 20 lira, çeyrek finalist olduktan sonra 30 lira kazanacaklarını planlar, kombine, store ve taraftar gelirleri kasalarına kalacağı için keyifle yatırım yaparlar. 

Bu paraları harcarken hiç biri "şampiyon olamazsam" demez. "şampiyonlar ligi'nde çeyrek finale kalamazsam" demez. 

Ama Beşiktaş için geçen sezon tam olarak bu klasik ezber ile başlamadı. Sezon bitmeden bitip bitmeyeceği belli olmayan bir stadları, sezon sonunda bir kongreleri, büyük bir taraftar beklentisi ve ciddi finansman sorunları vardı. Maçlarını Başakşehir’de ya da Olimpiyat’ta oynamaları gerekiyordu.

Beklenti yönetimi çok iyi yapılmalıydı. Mütevazi bir yatırım ile iyi bir takım kurmuşlardı. Rakipleri kadar çok para harcamamışlardı. Taraftar desteğinden mahrumdular. Tabi ki şampiyon olmayı çok istiyorlardı ama bu sene şampiyon olamasalar söyleyecek o kadar çok şey vardı ki, en hararetli taraftar bile bunu anlardı.

Oysa durum Vodafone için böyle değildi. Vodafone bir takıma değil bir fikre yatırım yapmıştı ve her çokuluslu büyük şirketin yaptığı gibi hesaplarını optimistik eğriler üzerine değil gerçek fizibiliteler üzerine sabitlemişti. Bir #evedönüş senaryosu kurgulandı. Aylarca önce Kartal ruhu alevlendirildi. Şampiyonluk milyonlarca taraftarın hücrelerine siyah ve beyaz olarak “profesyonelce" nakşedildi. Özellikle Beşiktaş muhiti neredeyse bir inanç sokağına dönüştürüldü.

Zihinlerdeki "Şampiyonluk gelmezse bu anlaşılabilir bir durum” kabullenişi, son derece simplistik bir hipnozla yer değiştirdi; Çok yakında evlerine döneceklerdi ve sezonun en kritik virajına ülkenin en yeni, en güzel, en modern stadında gireceklerdi. Bunca zorluğa rağmen ligin zirvesinde uçan Kartal, akkıllara durgunluk veren bu muhteşem sarayda mı boyun eğecekti ? Asla. Vodafone Arena, “Home of the champions” olacaktı. Başka bir senaryo kabul edilemezdi.

Bu seneki başarı sadece sportif bir başarı değildir. Tabi ki yönetim, teknik kadro, oyuncular ve emeği geçen herkes elinden geleni yaptı. Ama o son dokunuş Vodafone’dan geldi. İletişim boyutlarının değiştiği an geldi. Taraftar’ın tavizsiz beklentisine geri döndüğü, takıma ve yönetime tam dozunda bir baskıyı kurduğu ve kesintisiz enerjisini takımına aktardığı an geldi.

Profesyonel kulüplerimizin pazarlama anlayışlarına bir bakın. Hangisinde profesyonel bir taraftar psikolojisi yönetimi var ? Ben söyleyeyim; Hiç birinde. Ama bu sene Beşiktaş’ın arkasında Vodafone vardı. O son dokunuş “Başarsak iyi olur” yerine “Başarmaktan başka çare yok” anlayışından hayat buldu. Vodafone bütün maharetlerini bu büyük takımın başladığı işi bitirebilmesi için seferber etti. 

Dolmabahçe’den aşağı inerken karşınıza çıkan 12 metrelik dev bir poster vardı. Siyah Beyaz formasıyla gözlerini Beşiktaşlı yöneticilere dikmiş o simitçi, bu sezon başka hiç bir takımın sahip olmadığı ezici bir avantajı kulübün ayaklarına serdi. "Başladığınız işi bitirin" dedi. 
...Ve Beşiktaş, üzerine düşeni yaptı. 


Arama
  Ara
Twitter
Tag Bulutu
Yazar Cafe
Takvim
<July 2021>
SMTWTFS
27282930123
45678910
11121314151617
18192021222324
25262728293031
1234567
Bağlantılar