
Uyanır
uyanmaz üzerime geçirdiğim eski bir formayla başladı bu yazı. Arkasında bir
isim yazılı. Benim değil O'nun ismi. Bugün Pazar. Oturduğum evin bahçesi
bembeyaz. Dışarıda güneş var besbelli dışarısı ısırıyor.
Dışarıyı
seyrediyorum, bir yandan da düşünüyorum; ne yazsam acaba. Oysa Basketbol
hakkında yazmak kolay gelir bana. Sadece oyunlara, maçlara değil, coach’lara,
detaylara da bakarım elimde olmadan. Dünkü Milangaz maçında, eli sürekli alnında
“olmayacak bu iş” diye yakınan takım elbiseli adam gözümden kaçmadı mesela.
Yazsam yazarım koca bir yazı – sadece o’nun hakkında.
Ama içim
Lefter dolu bu sabah ve saklayamıyorum işte. Çünkü biz Fenerium'un toplantı
odasında üç kişiydik o sabah. Bir de başkan vardı yanımızda. Yasemin girdi
içeri. "Geldi" dedi. Çok heyecanlandı Aziz bey. Ceketini giydi.
Karşılamak üzere harekete geçiyordu ki geç kaldı, hemen arkasında beliriverdi o
küçük cüsseli dev adam. Hızlı olduğunu biliyorduk tabi. Herkesden daha hızlıydı.
Gene de şaşırdık işte. Gafil avlandık. Biz o’nu karşılamak isterdik, o
karşıladı bizi, doğal, mütevazi, asalet dolu tebessümüyle.
O sezon
için bir kombine kart hediye etmek istedik. Kabul etmedi. Ama öylesine
nezaketle geri çevirdi ki bizi, üsteleyemedik. “Ben her hafta gelemem Başkan”
dedi. “Yazık olur o koltuğa. Boş kalır. Oysa dolmalı bu mükemmel stad. Her
hafta dolmalı. Genç birine verin onu”
Başka
şeyler de söyledi tabi ama… önemli mi ? Önemli olan bugün, buz gibi bir Ocak
günü, binlerce insanı sokağa döküp, hepimizin içini ısıtıp gitmedi mi ?
Kavgalar,
mahkemeler, küfürler ve nefretler dağ gibi olup büyüyüp giderken (ve giderken
en iyilerimizi bile yok edip giderken) bu eşsiz adam ölüme bile bir çalım atıp,
ölümsüzler ülkesine yerleşmedi mi ?
Biliyorum.
Bu hafta istediğiniz gibi olmadı ama bağışlayın gözyaşlarımı. Onlar her zaman
benim istediğimi yapmıyorlar.