
Bir kürsü var. Arkasında biri kırmızı, biri beyaz kırlangıç bayraklar asılı. Tam ortasında, bir sabah çok erken bir saatte hayal ettiğin ucu kesik bir logo. Önünde sen varsın. Senin önünde onlarca insan. Projektör var ve büyük bir perdeye yansımış, 1200'lü yılların başında yaşamış dahi bir adamın portresi...
Böyle başlıyorsun "The divine proportion" adını verdiğin konuşmaya. Her zamanki gibi coşkulu değil. Bilakis sakin. Üstelik hızlı hızlı akıyor slide'lar.
Hiç kimseye bakmıyorsun anlatırken. Ne hissettiklerini merak etmiyorsun. Doğadaki her şeyin ilahi bir ölçüye göre tasarlandığını, kusursuz bir matematiğinin olduğunu, etrafındaki herşeyin (ama herşeyin) üzerine dahice gizlenmiş ve nakşedilmiş olduğunu anlatıyor, sessizce dinliyorsun kendini.
...belki de ilk defa. Hem konuşuyorsun hem dinliyorsun hızlıca akan cümleleri. Sonlara doğru bir şeyler katmaya çalışıyorsun kendinden. Bozuluyor büyü. Fark ediyorsun, toparlıyorsun bütün konuşmayı. Bitiriyorsun hiç bitmeyecek bir yerde. Çünkü elektirikler kesiliyor derinlerde bir yerde.
"olsun" diyorsun, gülümsüyorsun. Bu bile "divine" bir proportion.