
Ben küçüktüm. Istanbul reklam diye bi'yer vardı. Helikopter
kiralamışlardı. Bir resim çektirmişlerdi. Sonra onu alıp reklam
yapmışlardı. Öyle herkes yukarı çıkıp resim çekemezdi. Biri vardı.
Herkes onu tanırdı. Ustaydı. Herkesin gördüğünü başka türlü görürdü.
Hiç tanışmamıştım ama anlatırlardı.
Büyüdüm. Ben de bir resim
çektirdim. Bir ayna vardı. Önünde kırmızı elbiseli bir japon dururdu.
Ama aynı karede hem resim çekmeliydi hem de film. Öyle herkes eğilip
çekemezdi. Biri vardı. Herkes onu tanırdı. Ustaydı. Herkesin gördüğünü
başka türlü görürdü.
Tanışınca fark ettim. Bu adam o adamın oğluydu. Usta'nın oğlu gene ustaydı.
Yıllar
geçti. Biz dost olduk. Yemekler yedik hayaller kurduk. Dün oldu. Özlem
geldi. "Yerleşme. Gidiyoruz" dedim. O'nu da aldım. 101'e geldim.
Bi
solukta konuştuk. Bir de baktık, büyük usta da orda. Belki haddimizi
aştık - gittik eline bir i.phone verdik. Resmimizi çek dedik.
Çekti. Harika çıktık. Kim ne derse desin, o çekti diye böyle çıktık.
(Kamera'nın
attığı tarihte ne yazıyordu biliyor musunuz ? 11.11.010 - saat kacti
biliyo musunuz ? 1.10. Serkan Şedele'nin ofisinin kapı numarası kaç
biliyor musunuz ? 101.)
hayat "0" lardan ve "1"lerden ibaret. Bir
ilişkinin her adımında binlerce "0" yazıyoruz bir kenara. Sonra da
dostluk testi gelince önümüze, alıyoruz elimize kocaman "1" i,
koyuyoruz bütün "0" ların ya başına, ya sonuna...
Bu defaki... başına. Serkan'a ve değerli babası Fehmi bey'e... (Ah. evet. Tabi bi de Ozlem'e :)